23 Eylül 2007 Pazar

Türkiye nereye gitmelidir?



Cumhuriyetin niteliklerini köklü biçimde değiştirme tehlikesinin bilincinde olan yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu “Türkiye nereye gidiyor? Neler oluyor bize? Biz azınlıkta mı kaldık? Artık iş işten geçti mi yoksa?”larla başlayan sorulara iç rahatlatıcı yanıt arıyorlar. Pek çoğu da şimdiye kadar büyük bir bağlılıkla üyesi olduğu, oy verdiği, özveriyle desteklediği siyasal parti ya da demokratik kitle örgütünden bir ses duyabilmek, bir umut ışığı yakmalarını görebilmek umuduyla kıvranıyor.

1980’lerden bu yana izlenen ekonomi-politikalar ve ABD ile AB başta olmak üzere, çeşitli devletler ve kuruluşlarla yürütülen ilişkilerin bağımsızlığı ve cumhuriyeti çökertici sonuçlarının yarattığı yıkımları da görebilen bir kesim ise kaygılarını ve yakınmalarını çırpınırcasına seslendirmeye çabalıyor. Öte yandan iyi niyetli pek çok kişi ve kesim de “platform, internet grubu, parti, dernek, vakıf” benzeri topluluklar oluşturarak cumhuriyetin kendilerine sağladığı kazanımlara sahip çıkmaya uğraşıyor.

Bu dağınık ve etkisiz kümelenmelerin ortak yanı, tehlikeyi işaret etmek, korku, yakınma ve çığlık atıştan ibaret…

Bu kümeciklerin ortak olmayan yanları ise ne yapılmasına, nasıl yapılmasına, kimlerle yapılmasına yönelik bir ortak program, eşgüdüm ve dayanışma mekanizmasından yoksun oluşlarıdır.

Sonuçta, bir yığın vaveyla gerisinde çok belirgin bir teslim olma durumu yaşanmaktadır.
Oysa Türkiye, AKP’nin ve alet olduğu ABD-AB emperyalizminin kendisini sürüklemekte olduğu yoldan döndürülebilir.

Türkiye’nin, “Ilımlı İslam Devleti” adı altında sömürgeleştirilmesi, eyaletçi yönetsel ve mali düzenlemelerle bölünmesi, komşuları ve bölgesi için başkalarının tetikçisi gibi kullanılması önlenebilir.

1980’lerden başlayarak uygulanan ekonomik politikalarla tarım, sanayi, ticaret alanlarındaki özelleştirme, üreticileri ve kuruluşları desteksiz bırakma, üretimden koparma süreci durdurulabilir.

Cumhuriyetin sosyal niteliğinin dayandığı eğitim, sağlık, sosyal güvenlik başta olmak üzere, pek çok hizmet yeniden kamusal ve parasız olarak sunulabilir.

Kısacası, tüm yurttaşları gelecek kaygıları ve korkularından kurtarmanın tek güvenilir aracı olan “yeniden bağımsızlık ve eşitlik” koşulları yaratılabilir.

Bunun için yapılması gerekenler bellidir. 14 Nisan ve sonrasındaki halk hareketi nelerin, nasıl yapılması gerektiğini ortaya koymuştur:

● Bütün boyutlarıyla ulusal bağımsızlığı yeniden kazanmak,
● Çok boyutlu ve çok yönlü bağımsız dış politika uygulamak,
● ABD ve AB’nin sömürgeleştirici tutumlarına karşı ülkenin ve ulusun çıkarlarını temel almak,
● Serbest piyasa ekonomisi ve özelleştirme programlarına son vermek, yabancıların eline geçenleri geri almanın yollarını aramak,
● Kamusal ve özel kesimlerin birlikte seferber edilişiyle planlı ulusal kalkınmayı gerçekleştirmek,
● Ulusal emekçi ve üretici kesimlerin örgütlenmesi, dayanışması ve yönetime katılması koşullarını yaratmak,
● Bölgeler ve toplumsal kesimler arası gelir adaletsizliğini hızla ortadan kaldırmak, İşsizliğe son vermeyi hedeflemek ve bu sağlanıncaya kadar işsizlere kamusal sosyal güvence sunmak,
● Eğitim ve sağlık başta olmak üzere, bütün toplumsal gereksinimlerin karşılanmasında akıl, bilim ve üretici emekten başka dayanak aramamak.

Halkın neredeyse kendiliğinden ortaya koyduğu bu istemleri içeren bir program, kendisini ulusalcı, cumhuriyetçi, bağımsızlıkçı, eşitlikçi ve laik sayan herkesin, her siyasal parti ve her demokratik kitle örgütünün üzerinde uzlaşabileceği bir ortak zemin olabilir. Bu ortak zemin üzerinde cumhuriyeti koruma ve savunma etkinlikleri için gerekli eşgüdüm ve dayanışma mekanizmaları yine birlikte oluşturulabilir.

Artık, örgütlü-örgütsüz bütün toplumu, bu doğrultuda cumhuriyetçi çözümler için bir araya getirme zamanı gelmiştir.

Bizler, 29 Eylül 2007 günü İzmir toplantısıyla bu çağrıyı tüm yurttaşlara ve cumhuriyetçi kuruluşlara duyurma kararındayız.

Türkiye korkudan, bezginlikten ve ufuksuzluktan kurtulup cumhuriyetçi çözümlere yönelik bir silkinişe kavuşmalıdır.

Çözümler vardır.
Yolu, birlikte mücadeledir.

KAYNAK: Bağımsız Cumhuriyet Partisi Basın Duyurusu (22 Eylül 2007, ANKARA)

Etiketler:

20 Eylül 2007 Perşembe

Kısa kısa...

MONDROS koşullarına razı olup kalan ömrümüzü Anadolu’nun ancak bir köşesine hükmedebilecek kadar aşağılanmış Halife’nin emrinde mi tamamlayalım?

Yoksa, her şeyi göze alarak onurlu bir şahlanışla yeni bir ufka mı yönelelim?

Şimdiki kararsızlık ortamında yeni ufuklara yönelmek, elbet Mustafa Kemal’in yaptıklarını değişik koşullarda tekrarlamak değildir. Ama, aynen yapılması gereken bir şey var: Gönlümüzdeki idealin “gerçekleştirilebilir”liğine inancımızı yitirmeden doğru bildiğimiz yolda durmadan yürümek.

KAYNAK: Mümtaz SOYSAL, “1919 ve 2007” (AÇI) CUMHURİYET (10 Eylül 2007)

***

TOPLUMUN sağlıklı bir şekilde siyasal güce ortak olması, demokrasinin gelişmesi ve korunmasında temel ögedir. Tek ve mutlak hâkim olduğunu sananlar, demokrasiyi kurum ve kuralları ile işletmezlerse kendilerini en güçlü hissettikleri süreçlerde sistemi tıkarlar. (...)

Sivil itaatsizlik, şiddet içermeyen itaatsizliktir. Bireysel veya politik tüm diyalog yollarının kapandığı, tükendiği yerde, bireysel bilincin toplumsal bilince, kolektif bilince ulaştığı bir eylem biçimidir. Demokratik istemleri iletme yöntemidir. (...)

Yurttaşlık erdem olarak itaatkâr olmaktan ziyade sorumlu olmayı gerektirir. Sorumlu yurttaş özellikle de demokrasiyi amaç değil araç sayan hükümetlerin önünde, evet efendim deyip elpençe divan durmaz. (...) Her seçimde oy kullanarak yurttaşlık görevlerini tamamladığını, hatta bütün sorumluluğu devrederek hiçbir konuda yönetim paydaşı olmadığını düşünmez. (...) Şiddet içermeyen eylemlerle hem iktidarı sarsar, hem de demokrasiyi geliştirme yöntemini gösterir.

Cumhuriyet kuruluş ve kazanımlarına tamamen ters bir dünya görüşünün Cumhurbaşkanlığına gelmesi çabaları sivil itaatsizlik sürecine götürebilir. Demokrasinin diğer unsurlarla ortak hareket ve uzlaşma anlayışı bitmektedir. Birileri hazmettire hazmettire geldiğini açıklamaktadır. Bu durumda çağdaş laik Cumhuriyetten yana olanlar, yurttaş sorumluluğu ile görevlerini yapmalıdır. Sivil itaatsizlik bir yurttaşlık sorumluluğudur. Demokratik, saydam, amacı belli, şiddet içermeyen ve yasalara saygılı bir Cumhuriyeti sahiplenme ve koruma eylemi olarak gündeme girmelidir artık.

KAYNAK: Osman İNCİ, “Sivil itaatsizliğe doğru” (OLAYLAR ve GÖRÜŞLER) CUMHURİYET (31 Aralık 2006)

***

PSİKOLOG Dr. Martin Seligman ve arkadaşları ortaya bu terimi koydukları zaman, insanlar kendi umarsız durumlarını biraz daha iyi anladılar. "Öğrenilmiş çaresizlik- learned helplesness ", hayvan ve insanlarda başlarına gelen şeyler üzerinde hiçbir denetimleri olmadığını gördükleri zaman ortaya çıkan "ne olduğunu anlayamama, hiç bir şey yapamadan öylece bakıp kalma" durumudur. İnsanlar tek olarak ya da çoğul olma koşulunda, daha önce de yaşayıp hiçbir şey yapamadıkları koşulları yeniden yaşadığında "öğrenilmiş çaresizlik" durumunu yaşarlar. Son seçimler, bu sonucu beklemeyenlerde buna benzer bir durum yarattı.

Şimdi, sorunu önümüze koyup duruma açıklıkla bakalım. Biz nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?

Biz, çağdaş, uygar, laik, bağımsız, iyi eğitimli, kültürlü, bilimsel düşünceli, sanatla zenginleşmiş, refah içinde, eşitlikle paylaşımcı bir toplumda yaşamak istiyoruz.

Din eksenli bir yaşam biçiminin insanlığın kültürel gelişiminin gerilerinde kaldığını biliyoruz, toplumu bu konuda uyarıyoruz, bu anlamda açılmış olan yolda yürümesini istiyoruz. Ama çoğunluk bizim gibi düşünmüyor mu? Düşünmez.

Dünyadaki gelişmelere bakınız. Çoğunluklar her zaman " durumun devamını" istemiş, rahatının bozulmasından kaçınmıştır. Eğer değişimi çoğunluk isteseydi bir şey yapmak da gerekmezdi.
Durumu kötü olan insan bile "durumunun daha kötüye gitmesinden korkar".

Bizim topluma da yüzyıllar boyunca "öğrenilmiş çaresizlik" aktarılmıştır. Din öğretisinde "kul", padişah yönetiminde "köle" olan kişi nasıl birey olabilir. Onun için de bizim toplumumuzun insanı her şeyi "başkasından bekler", kendisinden hiç bir şey beklemez. Yaşamına kendi iradesinin yön verebileceğine inanmaz. Her şeyini kaderin belirleyeceğine inanır ve "rahat eder", işin kolayını bulmuştur.

Atatürk 'ün bütün mücadelesi, "yüzyıllar boyunca kul-köle edilmiş" insanımızı birey yapabilmek içindi. "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür insanlar yetiştiriniz " sözünü öğretmenlere bunun için söylemişti. Ama dışarıdan küreselleşmenin "tüketime teslim edilen insan"ı, içeriden "din inancıyla yaşamaya yönlenen insan" olması için yapılan çalışmalarla bu hedeften uzaklaşıldı.
Şimdi ne yapalım? Ne yapsak olmuyor mu? Biz bu işi beceremiyor muyuz?

Hayır, işte bu, yılgınlığa düşmektir; bu, " öğrenilmiş çaresizliğe" teslim olmaktır. Görev şimdi başlıyor.

Demek ki, yeterli çalışmayı yapamadık. Yapmamız gereken budur.
Demek ki sağlam bir örgütlenmeyi başaramadık. Yapmamız gereken budur.
Demek ki daha iyi analiz yapamadık. Yapmamız gereken budur.
Demek ki, mücadelenin bugünden başladığını göremedik. Yapmamız gereken budur.
Yıl 1919. Mücadele bugün başlıyor.

KAYNAK: Erdal ATABEK, “Öğrenilmiş çaresizlik” (2000'Lİ YILLAR) CUMHURİYET (20 Ağustos 2007)

Etiketler:

17 Eylül 2007 Pazartesi

13 Mayıs 2007 Pazar Cumhuriyet Mitingi

Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER'in* 13 Mayıs 2007 Pazar günü İzmir Cumhuriyet Mitinginde yaptığı konuşmanın metni:

Merhaba

Güzel İzmir’den merhaba!

Bu selam yalnızca Türkiye’ye değil, bu selam tüm dünyaya!

Yalnızca Türkiye değil, tüm dünya bizi gördü. Biz bir aydır aynı 1923’te olduğu gibi yine dünya halklarının yüreklerini kanatlandırdık. Hem bu kez yalnızca mazlum milletlerin değil, sömürgeci ülke halklarının da yüreklerini kanatlandırdık. Batı ülkelerinde “biz de Türkler gibi yapmalıyız” diyenleri duyuyoruz. “Amerikan hükümetinin dini kullanmasına “dur” demeliyiz” diyorlar. “Laik düzeni savunmalıyız; dinin devlette ve toplumda araç kılınmasına, afyon gibi kullanılmasına son verilmesi için biz de birşeyler yapmalıyız” diyorlar.

Güzel İzmir’den dünya halklarına çağrımız var:

“Hükümetlerinizi uyarın! Dini alet kılıp dünyayı kana bulayan hükümetlerinize karşı çıkın! Medeniyetler çatışması yalanını yüzlerine çarpın!”

Biz büyük bir gerçeğin farkındayız. Laik yaşam tarzımıza yönelik tehdit, bugünkü siyasal iktidarla sınırlı değildir. Tehlikenin kaynağında ABD’nin ılımlı İslam projesi vardır. Tehdidin öbür kaynağında AB’nin “Kemalizm’e son, dinlere özgürlük” politikası vardır. 21. yüzyılda ABD ve AB, hızla yeni bir ortaçağa doğru yuvarlanıyor. Bu odakların ikisi de liberalizm adına, demokrasi adına dine dayalı devletlerin kuruluşuna destek oluyor.

Bu yüzden, laikliği savunmak yalnızca yaşam tarzımızı savunmak değil, asıl olarak ülkemizi ve uygar dünyayı savunmaktır.

Biz bir aydan beri bunu yapıyoruz. Ülkemizden yükselttiğimiz sesle dünya halklarını uyarıyoruz.

***

Biz 14 Nisan’da Ankara’da, Cumhuriyet tarihimiz boyunca elimizden kayıp gidenlere üzülmeye son verdiğimizi ilan ettik.

Biz 14 Nisanda Ankara’da sermaye için demokrasi değil, ulusal demokrasiyi, Türk demokrasisini inşa etmeye başladık.

Ulusal demokrasinin temeli tam bağımsızlıktır. Tam bağımsız bir ülkede yaşamak büyük rüyamızdır.

Ne var ki, bazılarımızın cesaretleri kırılmış. “Biz adam olmayız” diyorlar! “biz kendi başımıza demokratikleşemeyiz, demokrasi için AB’ye yaslanalım” diyorlar! “Biz kalkınmayı beceremeyiz, IMF bizi terbiye etsin” diyorlar! Zenginleşmek için ABD’ye yanaşalım” diyorlar! Mürekkep yalamışlar komplekse düşmüşler. Akıllarını, her nedense kendilerinden üstün gördükleri batıya teslim etmişler.

Eline yönetme yetkisi verdiklerimiz “artık küreselleştik, karşılıklı bağımlılık var!” diyorlar. Tam bağımsızlık olmaz, bu istek çocukçadır, hayalidir diyorlar!

Ya korkudan ya çıkardan, yeni gericiler manda istiyorlar.

Mandacılara mazbata yok!

***
Gidenle geleni iyi anlamak gerekir.

Dünyayı iyi anlamak gerekir. 21. yüzyıldayız. Bu yüzyılda Batı, uygarlıklar arasında yükselen değil, çökendir.

Türkiye’yi iyi tanımak gerekir. 21. yüzyıldayız. Tarihinde hiç sömürge olmamış bu ülke, bağımsızlık için gerekli tüm kaynaklara sahiptir; birikim ve beceriye sahiptir; en önemlisi bu halk bağımsızlık için gerekli cesarete ve iradeye sahiptir.

Dünyanın merkezi burasıdır. Türk demokrasisi burada, bizim tarafımızdan inşa edilecektir. Bizim IMF terbiyesine ihtiyacımız yok. Bizim, komşularımızı işgal ederek özgür – demokratik kıldığını iddia eden ABD vesayetine tahammülümüz yok. Bizim, bizzat Avrupa halklarınca reddedilen emredici ve ikiyüzlü AB aldatmacasına karnımız tok.

Herkes haddini bilmeli ve bu güçler kendimizi yönetme hakkımıza saygı göstermek zorunda olduklarını öğrenmeli. Öğrenmemekte ısrar edenlerin, karşılarında “kendi geleceğimi kendim belirlerim” diyen bir Türkiye bularak haddi öğrenmeli.

Biz bunun mümkün olduğunu biliyoruz. Biz meselenin esir düşmekte değil, teslim olmamak olduğunu biliyoruz.

“mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele”

***

Bağımsız Türkiye’nin yolu açıktır.

Kimse bizi laik – dindar diye ikiye bölmeye kalkışmasın. Biz başında örtüsü olan devrimci cumhuriyet kadınlarının elinde yetiştik. Biz, ibadetlerinde Mustafa Kemal Atatürk’ün ruhunu yad eden babaların elinde yetiştik.

Kimse bizi etnik kimliklere gömmeye kalkışmasın. Biz, dilimizin farklı lehçelerini fıkralara taşıyanlar, o fıkralara hep birlikte gülenleriz.

Bizim sorunumuz bambaşkadır.

Bizim sorunumuz içinde boğulduğumuz eşitsizliklerdir. İşsizliktir. Tarlalarımızda üretemez hale düşmektir. Nüfusumuzun yarısının yoksulluğa gömülmüş olmasıdır. Bir iş bulabilenlerin çoğunun zalim ücretle çalıştırılmasıdır. Sosyal güvencesizliktir. Yaratıcılığımızı yok eden sahipsizliktir.

Bizim sorunumuz ülkemizi 25 yıldır dünyaya “ucuz emek cenneti” diye pazarlayan politikalardır. Siyasal iktidarların 25 yıldır gözünü yabancı yatırımcıya, serseri para yuvalarına, dış dünyaya dikmesi ve halkı unutmasıdır. Devletin 25 yıldır bütçesini borç ödemek için yapması, borç ödemek için yatırımlardan, eğitimden, sağlıktan, kalkınmaktan vazgeçmesidir.

Bizim sorunumuz Galata’dan İzmir’e limanlarımızın, altıyla üstüyle topraklarımızın satışa çıkarılmış olmasıdır.

Çeyrek yüzyıldır izlenen politikalar iflas etmiştir. Bizim yeni politikalara ihtiyacımız var. Toplumda eşitlik için, vicdanların rahatlaması için sosyal devlet yeniden inşa edilmelidir. Kaynaklarımız ve hedeflerimiz planlanmalıdır! Bir tek insanımızı, bir karış toprağımızı, bir kuruşumuzu heba etmemek üzere planlı bir yönetim çağı açılmalıdır.

Kimileri bu sözleri tehlikeli buluyor! Bağımsızlığı içe kapanmak sanıyor, planlamayı duyunca otoriterizm – totaliterizm demeye başlıyor.

Korkmanın bir yararı yok. Amerikan neo-con’larının politikalarını çağımızın kaçınılmaz gerçeği diye yutturma devri kapandı. Şimdi halkı duyma zamanı. Dünya asıl şimdi değişiyor. Bu değişikliği görme zamanı.

***

Siyasal hareketler birleşmelidir.
Birleşmeyene mazbata yok!

Birleşin ve Türkiye’de bağımsızlık ve eşitlik reformları çağını açın.
Bağımsızlığı ve eşitliği kovalamayana mazbata yok!

Ülkemizi yükseltin.
Ülkemizi yükseltme tutkusu olmayana mazbata yok!

***

Medya tekelleriyle kendinde çeşitli güçler vehmedenler, artık halkı yok saymaktan vazgeçmek zorundadırlar.

Bundan böyle oldu bittiye getirerek iş görme döneminin kapandığını herkes anlamalıdır.

“Cumhurbaşkanını halk seçsin” oyunu tutmayacaktır.

Cumhurbaşkanını halka seçtirmek, daha çok demokrat olmak değildir. Bu yolu zorlamak, Türkiye’nin tüm sistemini değiştirmek demektir. Başkanlık sistemine geçmek demektir; başkanlık sistemi eyaletleşmeyi, federalizmi gerektirir. Başkanlık sistemi Türkiye’yi eyalet sistemi temelinde demir yumrukla yönetme özlemidir.

Bütün bir siyasal sistemi değiştirmeye girişip, bunu “halka güvenme meselesi” diye sunmak ciddiyet ve samimiyetle bağdaşmaz.

Siyasal iktidarlardan, parlamento koltuklarında oturanlardan ciddiyet ve samimiyet beklemek hakkımızdır.


Sevgi ve saygılarımı sunuyorum.


* Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi / Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği (YAYED) Başkanı

Etiketler:

14 Nisan 2007 Tandoğan Cumhuriyet Mitingi

Prof. Dr. Birgül Ayman GÜLER’in* 14 Nisan 2007 Cumartesi günü Tandoğan Meydanında yaptığı konuşmanın metni:

Hoşgeldiniz!

Birbirimizi özlemiştik.

Bir Ankara’ya geldiniz! Yedi metrelik duvarlarla örülmüş malikâneleri korku sardı. Korku medyanın plazalarından çıkıp gazete sayfalarını sararttı. İşgal edilen tv ekranlarını kararttı.

Bir Ankara’ya geldiniz! Washington ile Brüksel sarsıldı! 1988 yılında Türkiye’ye şubeleriyle yerleşen IMF ve dünya bankası bürolarının nefesleri kesildi.

Bir Ankara’ya geldiniz! Kurtla kuzu artık bir daha karışamayacak kadar açığa çıktı! Herkesin yeri belli oldu!

Bir geldiniz! Pir geldiniz! Hoşgeldiniz!

***
Buradayız. Büyük bir derneğin öncülüğüyle buradayız. Mustafa Kemal ATATÜRK’ü yaşatan Atatürkçü Düşünce Derneği’ni selamlıyoruz.

Bu derneğin başkanını, Amerikalı Bush’un “bizim oğlan” diyemediği paşaları, askerinin kafasına çuval geçirtme ayıbıyla ezilmemiş subayları, şehitlerimizi, gazilerimizi, bağımsız Türkiye’nin güvencesi Kemalist orduyu bağrımıza basıyoruz!

Buradayız! Üniversitelerimizin ışığıyla buradayız. Yabancı dilde iş görme kıskacına düşmüş, sözleşmeli asistanlık sistemiyle bağımsız bilim adamı yetiştirme gücüne darbe vurulmuş, dört bir taraftan gericiliğin ve emperyalizmin hizmetine sokulmaya çalışılan üniversitelerimizle buradayız. Kurumlarını gericiliğe, Soros turuncusuna, emperyalizme teslim etmemek için direnen rektörlerimizi bağrımıza basıyoruz.

Buradayız! Yargı kurumlarımıza güvenimizle buradayız. Küresel çetelere karşı ülkemiz için, güçlüye karşı güçsüz için, hukuk devleti için direnen yargıçlarımızı bağrımıza basıyoruz. “babalar gibi satılan” fabrikalarımızın satışına “dur” diyen; topraklarımızın yabancılara ve çoktan memleketin yabancısı olmuşlara satılmasına “dur” diyen mahkemelerimizi selamlıyoruz.
Memleketin savunması ABD’nin eline bırakılmışsa,
Memleketin bütçesi IMF’ye teslim edilmişse,
Memleketin yönetimi Brüksel memurlarına terk edilmişse,
Türkiye sömürgeleştiriliyorsa, Türkiye eyaletleştiriliyorsa,
Türkiye parçalanmak isteniyorsa,

Kemalist ordu konuşacak!
Üniversite konuşacak!
Yargı konuşacak!

İşçi, köylü, memur, esnaf…. Kadın-erkek, genç-yaşlı yollara düşecek, örgütlenecek.
Bağımsızlık bunu gerektirir!
Demokrasi bunu gerektirir!
Demokrasi, bağımsızlığın gerektirdikleridir.

***
Bir ateş denizine düştük.
Yanmaktan kurtulmak için bindirildiğimiz gemiler mumdan çıktı!

Özelleştirme gemisi mumdan çıktı. Hantal devletin yerini çevik hür teşebbüs alacaktı. İstihdam artacak; ülke zenginleşecek, fakirliği değil zenginliği bölüşecektik…(...) Oysa fabrikalarımız, telefon sistemlerimiz, petrol işletmelerimiz, madenlerimiz elimizden çıktı, tarlalarımız üretemez oldu. Sanayisizleştik. Taşeron olduk. İşsizlikten kırıldık.

Dünyaya açılma gemisi mumdan çıktı. Biz dünyaya açılmadık. Dünya bize açıldı! Meğer “dünya” dedikleri ıIMF-Dunya Bankası, bir avuç şirket, bir avuç banka ve ikide bir ürken piyasa dedikleri şeymiş... “dünya” dedikleri Washington ile Brüksel’den ibaretmiş… Biz bu dünyaya açıldıkça, bu çetenin eline düştük. (…) şimdi bankalarımız yoktur! En büyük bankalarımızın başına yabancı genel müdürler oturuyor. Şimdi büyük mağazalarımız yoktur. Mağazalar yabancılarındır. Şimdi doğurgan tohumlarımız yoktur! Birkaç küresel şirketin sattığı, tohum adına yakışmayan kısır tohumlara mahkûmuz… Bütün bunları bırakın bir yana, şimdi sütümüz ve yoğurdumuz yoktur. Küresel çeteleri doyurabilmek için çocuklarımızın boğazından kesmek zorunda kaldık.

Dünyaya açılmanın böylesi, emperyalizmin ağına takılı kalmaktır. Bu, tek sözle sömürgeleşmektir.

Yerelleştirme gemisi mumdan çıktı. Her şeyi yerele devredelim; yönetimi halka yakınlaştıralım dendi. Bu yapıldıkça yönetim halktan uzaklaştı… Antalya’da, Çeşme-Alaçatı’da çeşmelerden akan suyun sahibi Fransız, İngiliz şirketleri oldu! Urfa’nın içme suyunu Ankara değil, ama Şanlıurfa da değil, Brüksel ihaleye çıkardı! Diyarbakır suyunun yönetimini Ankara değil, ama Diyarbakır da değil, Berlin üstlendi. Ankara’daki İller Bankası belediyelere uzak sayıldı; İller Bankasını yok edecek bir yasa hazırlandı. Belediyeler merkezi Brüksel’deki bir bankanın insafına terk edildi.

Bu da yetmedi… Cumhuriyetin başından beri homurdanan mıntıkacılar, eyaletçiler, bölgeciler, çeyrek yüzyıldır ülkemizin eyaletleşmesi için ardı arkası kesilmeyen denemeler yaptılar. 12 Eylülün Amerikan mamülü “sekiz eyalet tutmadı; yirmibeş yıl sonra AB’nin 12 eyalet modeli yürürlüğe girdi. Türkiye önce 12, bunlar da kendi altında 26 bölgeye ayrıldı. İlk adımlar İzmir ve Mersin’de atıldı. Danıştay bu anayasaya aykırı diyor; ilgililer anayasa mahkemesine başvurdu… çıkar sahipleri çok ama çok kızgınlar!

Çok kızgınlar! Çünkü ajans kılığındaki eyalet planı, önceki planlar gibi yine bozulacak.

Çok kızgınlar! Çünkü biz bu ateşten çıkmak için mumdan gemilere doluşmaktan vazgeçtik.

***
Bu mitinge hazırlanırken, son mumdan gemiyi de tanıdık! Şimdi, bugünlerde, bizim buluşmamızı kastederek, bizlere demokrasi dersi veriyorlar.

Dini inançları afyon gibi kullanıp halkı yoksullaştırırken kendileri servet içinde yüzen din tacirleri, Soros demokratlarıyla el ele, tuhaf bir demokrasi tarif ediyorlar. Atlantik’in ötesinde yazılmış bir reçete okuyorlar. Bu reçetenin adı demokrasi projesidir. Demokrasi projesi Ukrayna’da Gürcistan’da turuncu renkle zuhur etmişti; Irak’ta top-tüfekle işgal oldu!

Türkiye’de Cumhuriyetini soykırım ayıbıyla lekelemeye uğraşanlar tarihte aradıklarını bulamayınca, katledilen aydınlarımızı kullanarak turuncu darbe provalarına soyundular. Turuncu demokrasi, ülkemizde, başına Amerikan sefirinin geçip yürüdüğü cenazelerimizde, yeni moda küçük-yuvarlak dövizlerin ardından sırıttı! Sırıtması yüzünde dondu kaldı!

Amerikan mamulü turuncu demokrasi, karşımıza çıkarılan son mumdan gemidir.

Din tacirleriyle Soros demokratlarına göre Bush demokrattır, Bolivar’cı Chavez darbeci... Yabancı fonlardan beslenenler kendilerine demokrat diyorlar bize darbeci... Biz darbeci değil, devrimciyiz. Bak burada turuncu yok, burası boydan boya al-bayrak...

“Siz farklısınız” dedikleri bizler birbirimize gelin-damat olmuşuz. Biz tarihimizle, inançlarımızla, geçmişimizle, düşlerimizle “biz”iz… bizim kaderimiz ortak… bizim derdimiz ortak.. Biz birbirine “öteki” değiliz. Bizim “ötekimiz” bellidir: Bize öteki olan, komşularımızın üstüne bomba yağdıran, öteye beriye tehditler savuran gerici Batıdır; bunun emellerine hizmet eden işbirlikçilerdir.

Bugün, burada, Tandoğan Meydanında, son mumdan gemi de erimiştir.

Biz din tacirliğini ve Soros demokrasisini, demokrasiye ihanet sayıyoruz.

Biz bugün burada, cumhuriyet tarihimiz boyunca elimizden kayıp gidenlere üzülmeye son veriyoruz.

Biz bugün burada ulusal demokrasiyi, Türk demokrasisini inşa ediyoruz.

***
Çeyrek yüzyıllık karşıdevrim darbesi, son adımını atıyor. Çankaya, meşruiyeti olmayan güçlere gayrımeşru biçimde açılmaya çalışılıyor.

Çankaya’yı zorlayan güçler gayrımeşrudur.

Halkın dörtte birinden destek almış bir iktidar, seçim dönemini tamamlamış, halka hesap verme zamanı gelmiş bir parlamento, ülkeyi yedi yıl temsil edecek cumhurbaşkanını seçmeye kalkışıyor.

Meşruiyet eksikliğini, beş yıldır, ABD ve AB menşeli odaklara yaslanarak kapatan bir iktidar, cumhurbaşkanlığına aday göstermeye kalkışıyor.

Politikaları iflas etmiş, başarısız bir başbakan Çankaya’ya çıkmaya çalışıyor.

Halkına karşı sevgisi olmayandan cumhurbaşkanı olmaz.

Dış destekle ayakta duranlardan cumhurbaşkanı olmaz!

Gizli gündemi olanlardan cumhurbaşkanı olmaz.

Şeriat yanlılarından cumhurbaşkanı olmaz.

Ülkemizin cumhurbaşkanlığı üzerinde yürüyen mücadele, tam bağımsız ve demokratik Türkiye mücadelesinin zirve noktasıdır.

Her ne olursa olsun, Çankaya laiktir ve laik kalacaktır!

***
(...) Şimdi yanınızdaki çocuğun, kucağınızdaki bebeğin yanağına kocaman bir öpücük yapıştırın!
Yanınızda sevdikleriniz var. Birbirinize dikkatlice bir bakın!

Bastığınız toprağa bir daha basın… aldığınız havayı içinize çekin!

İşte bunlar için buradayız ve hep burada olacağız!

Çünkü:
Dört nala gelip uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Tek tek her birinizi, tüm kalbimle selamlıyorum.

* Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi / Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği (YAYED) Başkanı

Etiketler:

16 Eylül 2007 Pazar

Anayasa tepkisi: Dört

Mümtaz SOYSAL

Geçen yasama döneminde cumhurbaşkanını seçme girişiminden sonra yapılan yöntem yanlışları saymakla bitmiyor ve hâlâ sürüp gidiyor.

Şimdiki "sivil anayasa" girişiminde unutulan şu: "Yeni" anayasa, yürürlükteki 1982 Anayasası'na, daha doğrusu Özal döneminde 175. maddeye getirilen 1987 değişikliğine göre yapılacak. Orada öngörülen iki olasılık var: Değişiklik ya da yeni anayasa tam üye sayısının üçte iki çoğunluğuyla yapılmışsa halkoylamasına sunuş cumhurbaşkanının takdirine bağlı; sunabilir de buna gerek duymayabilir de. Ama beşte üç çoğunlukla yapılışta halkoylamasına gidilmesi zorunlu.

Tezgâhtaki anayasa girişiminde sanki şu varsayımla işe başlanmış gibi bir hava esiyor: Metin, meşruluğu sağlama bağlamak için mutlaka halkoylamasına sunulmalı. Bu düşüncenin gerisinde şöyle bir güvence yatıyor: Değişiklik Meclis’te üçte iki çoğunluk oluşturmaya zahmet etmeden, iktidarca, beşte üç çoğunlukla da yapılabilir; o durumda AKP kökenli cumhurbaşkanının halkoylamasına gitmesi daha da şık olur.

Oysa yapılacak işin, basit ve birkaç maddede yoğunlaşan bir değişiklik olmayıp bütünüyle yeni bir anayasa olduğu göz önünde tutulursa, başka türlü düşünmek gerekmez mi? Anayasa, sık sık yazılıp söylendiği gibi, bir "toplum sözleşmesi" ise yapılışının her aşamasında en geniş katılımın sağlanması önemlidir.

Şimdiye dek izlenen yöntem, yeni anayasanın "made in AKP" bir ürün olarak piyasaya sürüleceği ve kamuya mal etme işinin kısa bir "genel tartışma" aşamasından sonra halkoylamasına sunuşla tamamlanacağı izlenimini vermekte.

Neden mi?

Geçen gün Antalya Barosunca yapılan bir panelde, "Özbudun girişimi"nin kendiliğinden oluşmadığını ve Sayın Başbakan'ca "sipariş" edildiğini ortaya koydu.

Tabii, özellikle "bilim adamları"ndan ve "hukukçu bürokratlar"dan oluşan bir komisyon için "sipariş" sözünün kullanılması elbet biraz incitici oluyor. Ama Sayın Özbudun çalışma arkadaşlarını kendi seçmiş olsa da girişimin bir parti genel başkanınca başlatılmış olması kaçınılmaz olarak bazı sınırlamaları, en azından birtakım tereddütleri akla getirir. Balkonlu ev sevmediği çok iyi bilinen bir kişi mimara köşk siparişi verse, mimar balkonlu tasarım çizer mi?

Yok, "Söz konusu olanlar bilim adamları; neyi doğru biliyorlarsa onu yaparlar" diyorsanız, onlara şunu sormaz mısınız: Bir anayasa tasarımı yapılacaksa, böyle bir konunun en kritik noktalarından biri olan cumhurbaşkanlığı konusunu 21 Ekim kamuoyuyla "ipotek altına almak" yanlış değil midir? Bunu Başbakan’a söyleyip henüz vakit varken halkoylamasının ertelenmesini istemişler midir?

Üstelik yanlış bununla bitmiyor. "Bilimsel" olduğu söylenen bu taslak bir de partili hukukçuların süzgecinden geçiyor. "Toplum sözleşmesi" böyle mi hazırlanır?

Cumhuriyete karşı bu içli dışlı çullanış döneminde herkes uyanık olmak zorunda. Uyuyanlar ve uyutulanlar çullanışa ortak olmuş sayılır.

KAYNAK: Cumhuriyet (AÇI) 7 Eylül 2007
http://www.bcp.org.tr/index.php

Etiketler:

Anayasa tepkisi: Üç

Mümtaz SOYSAL

Öyle anlaşılıyor ki, yeni "sivil" anayasayla egemenlik kavramına yeni bir tanımlama getirilecek. Bu tanımlamanın 1921’den beri Türk anayasalarının değişmez ilkesi olan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesini içerik açısından değiştireceğe benzer. Birtakım kayıtlar ve şartlar getirerek.

Daha doğrusu, 1982 Anayasası’yla zaten konmuş sınırlamalara ve koşullara yenilerini ekleyerek. Bunların sonuçta amaçlanan "ılımlı İslam devleti"ni açıkça getireceğini düşünmemek gerekir. Şimdilik yapılmak istenen, "ulus-devlet" kavramının kalıntılarını sistemden silmek ve daha sonra getirilecek aşamalar için zemin hazırlamaktır.

İlk bakışta zararsız, hatta hukuksal kapsam bakımından doğru sayılabilecek anlatım farklılıklarıyla.

Örneğin 1961 ve 1982 anayasalarındaki "Millet, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır" biçimindeki anlatımın yerini "egemenliğin yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanılması" diye bir formülün almasından söz ediliyor.
"Ne var bunda" denebilir. Yasama, yürütme, yargı dışında başka organ var mı? "Güçler ayrılığı" tartışmalarından beri temel organlar hep bunlar olmadı mı?

O halde ne var bu formül değişikliğinin gerisinde?

Galiba şu: Son iki anayasa dolayısıyla örneğin Milli Güvenlik Kurulu, Devlet Denetleme Kurulu, Yükseköğretim Kurulu gibi bazı organların kendi başlarına buyruk, sistem dışında kuruluşlar olduğu yolunda yanlış bir izlenim yaratılmıştı. Oysa hepsi, değişik ölçülerle ve kurallarla temel sorumluluk açısından "yürütme" içinde yer almaktaydılar. MGK, Bakanlar Kurulunun sorumluluğuna giren Silahlı Kuvvetler ile siyasal sorumluluk taşıyan bakanlar arasında bir eşgüdüm organı değil mi? Devlet Denetleme Kurulu yine yürütmenin bir parçası olan cumhurbaşkanlığının yetki alanına girmiyor mu? Yükseköğretim, bütün eğitim konuları gibi, Milli Eğitim’in siyasal sorumluluk alanı içinde sayılmaz mı?

Sorun, galiba özerklik kavramının politika dünyasına verdiği rahatsızlıktan kaynaklanıyor. Siyasiler, kamunun parasıyla iş gören, ama "seçilmiş" siyasilerin buyruk ve yönlendirişlerinden korunması gereken üniversite ve TRT gibi organların varlığını pek istemiyorlar. Yargı bağımsızlığı bir ölçüde doğal sayılıyor da özerklik, yani erklerini kendi bilimsel niteliklerinden ya da kamuyu doğru bilgilendirme görevlerinden alanların siyasal etkiden korunması pek anlaşılmıyor.

Nitekim TRT özerkliğinin çanına çoktan ot tıkandı bile. Kaldı YÖK.

Dolayısıyla, "bilim adamları"nca hazırlandığı söylenen "sivil" anayasadan çıkacak çapanoğullarından birinin, YÖK’ü düzeltmek yerine, yok etmek ya da iktidar emrine bağlamak olması beklenmelidir.

KAYNAK: Cumhuriyet (AÇI) 7 Eylül 2007
http://www.bcp.org.tr/index.php

Etiketler:

Anayasa tepkisi: İki

Mümtaz SOYSAL

Büyük hevesle yeni anayasa yapma işine soyunmuş olanlar, gerek bilim adamları, gerekse partili hukukçular olarak, yaptıkları işin usul yönüne eğilmek zorundadırlar. Hukukta usulün esastan önce geldiğini, yargı organlarının usul sorununu çözmeden esasa girmediğini en iyi onlar bilir; daha doğrusu bilmelidirler.

Hukukçunun usul konusuna ikincil bir sorun, neredeyse "ayrıntı" olarak bakan sıradan vatandaştan farklı olarak bakması gerekir. Gerçi günlük yaşamda da "Şeytan ayrıntıda gizlidir" diye benzer bir söz vardır ama bu farklı: Usul hatasının gerisinde yalnız şeytanlık değil, çoğu zaman haksızlık, hatta büyük siyasal yanlışlık gizlidir.

Yeni anayasa yapımında işlenmekte olan usul hatası şu: Bir yandan özü cumhurbaşkanını halk tarafından seçilmesine ve görev süresinin iki kez beşer yıllık bir süre olabilmesine ilişkin olarak anayasada değişiklik yapılmak istenmiş, ama buna ilişkin süreç bir halkoylamasını zorunlu kılmıştır; bir yandan da hiç de ayrıntıda kalmayacak olduğu anlaşılan bir yeni anayasa değişikliği işine girişilmiştir.

Oysa cumhurbaşkanlığı seçimi tek başına bütünden ayrı olarak düşünülecek basit bir konu değil. Halkça seçilen bir cumhurbaşkanının yetkileri ve görevleri konusunda uzun uzadıya düşünmeden olmaz. 1982 Anayasası’nda General Evren ‘e göre düşünüldüğü için Sayın Sezer’in bile "fazla" bulduğu yetkiler halkın seçtiği cumhurbaşkanı için "az" bile sayılır. Çünkü o kişi her gün, her olay dolayısıyla, hatta sabahları aynaya bakıp tıraş olurken bile arkasında bütün halkın gücünü görüp durumlara da bakacak, yetkilerini kâğıt üzerinde tırpanlasanız da onları kullanırken ister istemez ve "eninde sonunda" o gücü hissederek kullanacaktır.

Dolayısıyla bütün anayasa sisteminin bu gerçek bilinerek, yeterli dengeler ve güvenceler göz önünde bulundurularak oluşturulması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Böyle bir durumda yeni anayasa yapanların bu noktayı vurgulayıp süreçte değişikliğe gidilmesini, 21 Ekim’de yapılması öngörülen halkoylamasının ertelenmesini ve konunun daha sonra genel anayasa değişikliğiyle birleştirilerek halkoylamasına sunulmasını önermeleri beklenir. Hukukçulara yakışacak olan budur.

Yoksa hayli şaibeli bir kurnazlığa istemeden ortaklık etmiş olacaklar.

Çünkü yalnız başına cumhurbaşkanı seçimine ilişkin bir halkoylaması mutlaka yüzde 90’lara varan bir "evet"le sonuçlanır. Kime sorsanız "cumhurbaşkanını ben seçmeliyim" der. Ondan sonra, bu halkoylaması sürecini başlatmış olanlar da, yüzde 47’lik bir "seçim zaferi"ni bile gölgede bırakacak biçimde "Arkamızda halkın yüzde 90’ı var" deyip her şeyi yapmakta kendilerini haklı saymaya başlamazlar mı? Böyle bir tutumun 1950’lerden beri Türkiye’yi hangi durumlara sürüklediği bilinmiyor mu?

Şu aşamada hem iktidar partisini şaibeden kurtarmak, hem CHP başta olmak üzere muhalefet partilerini bu gidişe seyirci kalma töhmetinden korumak için yapılacak en doğru şey, bütün liderlerin bir araya gelip ortak akılla bu duruma sağduyunun ışığında ortak bir çare bulmalarıdır.
KAYNAK: Cumhuriyet (AÇI) 5 Eylül 2007
http://www.bcp.org.tr/bcpden.php?id=227

Etiketler:

Anayasa tepkisi: Bir

Mümtaz SOYSAL

Yeni dönemin "sivil" anayasa girişimlerini dikkatle izlemek gerekiyor. Şunu da bilerek ve hiç unutmadan: Cumhuriyeti "Ilımlı İslam Devleti"ne dönüştürme girişimi bütünüyle ve şimdiden anayasa hükümlerine tam anlamıyla yansımayacaktır. Öylesi, girişimin dış ve iç sahipleri açısından, temel ve son amacı zamansız açığa çıkarma ve tehlikeye sokma olur. Girişim, yıllar öncesinden beri sinsi ve temkinli bir tarzda yürütüldüğü için acemice hatalardan kaçınılacaktır.

Yine de şimdiki anayasa girişiminin nelere tepki olduğuna ve neleri değiştirmek istediğine bakarak, varılmak istenen amaç konusunda birtakım ipuçları elde edilebilir.

Şimdilik ortada bir metin ya da bir taslak yok. Kendiliğinden oluşup Bilkent Üniversitesinden bir profesörün başkanlığında çalışan ve iktidarca tasvip edildiği için neredeyse "yarı-resmi" nitelik kazanmış gözüken bir kurulun hazırladığı metin birkaç gün sonra ortaya çıkabilir. Şu sıra sadece ondan alınma birkaç değişiklik piyasada.

Metin açıklandığı zaman da onu asıl amacın anlaşılması açısından yeterli saymak yanlış olur. Öyle bir metin ister istemez, partili bir grubun eleğinden geçirilerek komisyon aşamasına gelir; ilk resmi pişiriliş o aşamada olacaktır.

"Kamuoyunda tartışılma" denen ve nasıl gerçekleşeceği bile belli olmayan aşamayı beklemek de fazla işe yaramaz. Çünkü, bir kez daha vurgulamak gerekir ki, girişimin anayasal yönü, asıl amacı kamufle etmek için kullanılacaktır.

Ama şimdiden elde tutulması gereken önemli ipucu şudur: "Renksiz bir anayasa yapmak, yani anayasayı belirli bir ideolojiyi yansıtmayan, demokrasiye ve insan haklarına saygınlık koşuluyla her türlü ideolojiye çerçeve olabilen bir kurallar ve kuramlar bütünü olarak ele almak" biçiminde özetlenebilecek olan düşünce, ilk bakışta sanılabileceği kadar geçerli ve özellikle de "masum" bir düşünce değildir. Şimdi birtakım "bilim adamları"nca hazırlandığı söylenen metnin ana düşüncesi buysa, bilmek gerekir ki bu "demokrasi ve insan hakları" gibi şık etiketler gerisinde on dokuzuncu yüzyılın liberal ideolojisini tekrarlamaktan başka bir şey sayılmaz.

Yetişme tarzları ve etkilenme kaynakları açısından bu düşünceye yatkın olan "bilim adamları"nın yaklaşımlarında şimdiki iktidar sahiplerine elverişli gelen özellik şu olsa gerek: Laiklik, özellikle Türk toplumu gibi büyük çoğunluğu İslam inançlarına bağlı bir toplumda, sakınılmaz ve zorunlu olarak, "bazı yasak"ların, "bazı olmaz"ların konmasını gerektiriyor. Bunlar devleti ve kamunun bütününü kapsayan işleri İslam dininin "her alanı kapsayıcı bütünlüğü"nden korumak amacını gütmekte.

Böyle olunca, Türkiye'deki anayasa hazırlayıcılara mutlaka sorulması gereken, Hıristiyan Batı’nın demokrasilerinde belki aynı ölçüde mutlak olmayan soru şudur: Türk devrimlerinin özünü oluşturan bu "yasaklar" ve "olmazlar" bu ülkenin koşulları içinde "toplumu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarıp" demokrasiyi ve insan haklarını gerçekleştirmeyi amaçlamıyor mu?

Savunduğunuz "sivillik" bunları kaldırmaksa, asıl amacınız nedir?

KAYNAK: Cumhuriyet (AÇI) 3 Eylül 2007
http://www.bcp.org.tr/bcpden.php?id=228

Etiketler:

Türkiye’nin yüzü nereye dönük?

[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]

İki yüzyıldır sorulan eski sorulardan biri: Türkiye’nin yüzü nereye dönük olmalı? Bu soruya verilen yanıt değişmedi: Batı’ya... Aynı soruyu başka ülkeler için sormak, sorunun anlamını ortaya çıkarmak için işe yarar bir yöntemdir. ABD’nin yüzü nereye dönük? Fransa’nın? Almanya’nın? İngiltere’nin? Bunların yüzü hiçbir yere dönük değildir; kendileri merkezdir ya da merkezdedir. Türkiye için aynı yanıtı vermenin zaman çoktan gelmiştir. Türkiye, yüzünü illa bir yere dönmek zorunda değildir. 21. yüzyılda Türkiye, dünya için en önemli bölgelerden birinde bölgesel merkez güçtür. Kendine örnek alması gereken bir yer, sistem ya da yönelmesi gereken kendinden “ileri” bir örnek yoktur. Ülkemizin güçleri ve potansiyeli artık gerçekçi biçimde görülmeli ve kabul edilmelidir. Türkiye’nin yüzü, aynı ABD ya da Fransa gibi “kendine dönük” olmalı ve aynı bu ülkeler gibi kendi çıkarı doğrultusunda dört yöne açık geniş bir alanda hareket etme zamanının geldiğini görmelidir.

Bağımsız Türkiye, ancak kendini bağımsızca düşünebilecek kadroların elinde doğacaktır.

KAYNAK: PUSULA 14 (Ağustos 2007): s. 2.

Etiketler:

9 Eylül 2007 Pazar

Tarım çökertildi, çiftçi gözden çıkarıldı!

Ulusal Kurtuluş Savaşında kan-can veren, bağımsız Cumhuriyetin ekonomik alım gücü olan Türk çiftçisi IMF, AB ve küresel şirketler istiyor diye gözden çıkarıldı.

Üretim maliyetlerini karşılayamayan tarım kesimi can çekişiyor.

Çiftçimiz üretme isteği ve heyecanını yitirmiş durumda. Sadece ayakta kalabilmek için çaresizce çırpınıyor. Topraklarını terk edip kent varoşlarına yığılıyor.

Bu duruma nasıl gelindi?

Önce Cumhuriyetin kamu eliyle oluşturduğu tarımsal örgütlenme çökertildi.

Artık tarımsal sanayimizin temel direkleri, Sümer Bank, Süt Endüstrisi Kurumu (SEK), Et Balık Kurumu, Zirai Donatım Kurumu vb. yok. Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), Devlet Üretim Çiftlikleri, tarımsal kooperatif ve birlikler ise var ama yok....

Yani artık devlet, tarımsal üretimde, planlamasında ve desteklemelerinde yok. Öyle ki, Tarım Bakanlığı kaldırılsa çiftçimiz aylarca bu durumun farkında bile olmayacaktır.

Sonuç kendi kendini besler durumdan çıkmış Türkiye’dir.

Artık yurdumuz insanını, ABD ve AB’nin küresel şirketleri besler durumdadır. Şekerimiz Cargill’den, sütümüz, yoğurdumuz, Danone ve Nestle’dendir. Sigaramız da Philip Morris’den, Japon tütün şirketindendir...

Devamı, fındıkta, pamukta, buğdayda, ette hatta meyve ve sebzededir. Küresel şirketler engel tanımıyor. İsteyip çıkarttıkları yeni yasalarla etkinliklerini sürekli artırıyorlar.

Son olarak çıkarılan "Tohumculuk Yasası"yla, genetiği değiştirilmiş organizmalı (GDO) tohumlarına yer açtılar. "Toprağı Koruma ve Arazi Kullanım Yasası"nda Bush’un ricası yerine getirilip Cargill’in Bursa Orhangazi’deki 1. sınıf tarım arazisini kullanabilmesinin önündeki engeller kaldırıldı.

TÜRKİYE ÇARESİZ DEĞİLDİR, ÇÖZÜMLER VARDIR

Çare, yeniden kamu öncülüğünde özel sektörün dinamizmini de harekete geçirecek bir planlı kalkınmadır.

Çare, kırsal kalkınma ve tarımsal üretimi, çiftçimizin insan ve yurttaş olduğu gerçeğini birlikte ele alan bütüncül bir planlama anlayışını egemen kılmaktır.

Çare, Türk çiftçisini küresel piyasanın vahşi kollarında yalnız bırakmamaktır.

Çare, yeniden Et Balık Kurumu, TMO, SEK, Sümerbank, Ziraat Bankası, Zirai Donatım Kurumu, devlet tarım ve üretme çiftlikleridir.

Çare yeniden halkçı, devrimci Cumhuriyettir.

ÇÖZÜME ULAŞMAK İÇİN

Tarımda yaşanan çöküşü durdurup aşmak ve ülke tarımını lâyık olduğu düzeye yükseltmek için Dünya Bankasıyla Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi küreselleştirmeci kuruluşların tarımda dayattığı ve aslında “tasfiye” amacı güden “sözde reform”lara son verilmelidir.

Ülkenin üretme kapasitesini köklü biçimde sınırlandıran dış yüklenimler gözden geçirilmeli, Gümrük Birliği ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) kapsamında ülke zararına işleyen yüklenimlerin askıya alınması için her şey yapılmalıdır.

Bu arada olur olmaz yabancı tohum alma alışkanlığından kurtularak devlet üretme çiftlikleri ve ulusal tohum ıslah istasyonları yeniden devreye sokulmalıdır.

Tarım alanında çeşitli kurumlar arasında dağılmış olan yetkileri Tarım Bakanlığının çatısı altında toplayan, tarımsal donanım kurumlarını canlandıran, araştırma ve geliştirme enstitülerini güçlendiren, ülkeyi yabancı şirketlerin güvenilirliği henüz doğrulanmamış biyo-teknolojik tarım ürünlerinin pazarı olmaktan kurtaran ve dinamik bir tarımsal üretim planlamasını öne çıkaran bir yeniden düzenlemeye gidilmelidir.

Hantal orman işletmeciliği düzeni değiştirilmeli, ormanların yönetimi her durumda kamusal yararı gözeten, aynı zamanda ormanların içinde ve bitişiğinde yaşayan on milyon dolayındaki yurttaşımızın koşullarını iyileştiren örgütlü, işlevsel ve demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır.

ÇÖZÜMÜ KOLAYLAŞTIRICI ORTAM VARDIR

Tarım kesiminin gerilemesiyle ve üretim artış hızının nüfus artış hızından düşük olmasıyla birlikte ekonomi kritik eşiğe gelmiş, ekonomik ve sosyal politikalarda toplumsal eşitliği sağlayacak köklü bir yön değişikliği zorunluluk kazanmıştır.

KAYNAK:
PUSULA 7 (Kasım 2006), s. 15'ten BCP'nin 29 Kasım 2006 tarihli Basın Açıklaması.
DURUM ve ÇÖZÜM, gözden geçirilmiş 3. baskı (Mart 2007), s. 32, 47.

Etiketler:

7 Eylül 2007 Cuma

Demokrat maskelilerin demokratlığı eleştiriye kadar sürer

Süleyman DİNÇEL *

Demokrasi diye diye onun cilvelerinden yararlanarak, kendilerini mazlum göstererek aldıkları oylarla iktidara gelenler iktidara geldiklerinde saldırganlaşıp, ilk iş demokrasinin gereklerinden olan fikir özgürlüğüne saldırıyorlar, kendilerini eleştirenlere kapıyı gösterme cüretini gösteriyorlar. O kişi ve kişiler çekip gitmezse hedef bile gösterecekleri işaretini veriyorlar.

30 yıl önce İran’da demokrat ve uzlaşmacı görünüp iktidara geldiklerinde önce kendilerine en karşı olanlardan başlayarak en sonunda kendilerine hoşgörüyle bakanları bile tasfiye etmişlerdi.

Bugün demokratlık gereği diyerek onlara destek veren veya hoşgören kişiler bile bu ülkede yaşayamama durumunda kalacaklardır.

Bugün eşinin ülkesini AHİM'ne şikâyet eden bir kişinin Cumhurbaşkanlığını hak ettiğini düşünen kişilerin önce bunları düşünmeleri gerekmektedir.

O yüzden meclisteki tüm milletvekilleri Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde meydanları doldurup tereddütlerini topluma yansıtan ve bir ölçüde bu sürecin durdurulmasında başarılı olan kesimi dikkate almalıdır. İkinci kez dayatılan kişinin seçimine tavır alarak bu süreci durdurmaları yurttaşlık görevidir.

* Süleyman DİNÇEL/ BCP Ankara İl Başkanı

Etiketler:

Demokratlık ne demektir?

[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]

Demokratlık ne demektir? Bu zor bir sorudur. Bu zor soruya, 1993 yılından bu yana “Kopenhag Kriterleri’ne bak, öğren”, karşılığı veriliyor.
Kopenhag Kriterlerine baktık. Öğrendiklerimiz şunlardır:

Demokratlık, her şeyden önce, ekonomide “rekabetçi serbest piyasa ekonomisi”ni benimsemek demektir. Bu ekonomi “rekabetçi”dir; yani devlet, kamu iktisadi teşebbüslerini, okulları, hastaneleri, vb. mal-hizmet üretici kuruluşlarını kapatmalıdır.

Devletin ekonomide yer alması, anti-demokratlıktır. O halde demokrat, özelleştirmelere devam etmelidir. Bu ekonomi “serbest”tir; yani ülke yabancı sermaye gruplarına ve tekellere tam olarak açık olmalıdır. Ülkemin çıkarı diyerek hiçbir mal ya da hizmetle ilgili olarak engel çıkarmamalıdır.

Sistem tam olarak “liberalize” edilmiş olmalıdır. İktisadi açıdan “açık toplum” yaratılmalıdır. Bu ekonomi piyasa ekonomisidir; yani piyasa dışında hiçbir kuvvet –yani devlet–, planlama gibi araçlarla iktisadi sisteme müdahale etmemelidir. Planlama, bürokrasi demektir. Bürokrasi ise kapalı ve otoriter bir güç yumağıdır; özel şirketler ve tekeller karşısında, en az onlar kadar uzmana, bilgiye, değerlendirme gücüne ve eylem yeteneğine sahiptir. Böyle bir yetenek, piyasaları sınırlandırır. Piyasayı sınırlandıran her şey, özgürlükleri sınırlandırmak anlamına gelir; demokrasi zarar görür.
Demokratlık, ikinci olarak, rekabetçi serbest piyasa sisteminin çalışması için gerekli siyasal ortamın sağlanması ile gerçekleşir.

Yurttaşlık, demokrasinin artık eski zamanlarda kalmış unsurudur. Siyasal sistem, başka ülkelerin tâbiyetlerine de açılmalıdır: “Açık sistem”, “Açık toplum”. Azınlıklara, farklı etnik kimliklere, farklı dinsel inançlara, ve benzerlerine tam serbestlik verilmelidir. Bu, mülkiyet haklarını ve sözleşme özgürlüklerini de kapsamalıdır. Bütün bu kesimler, mülkiyet hakları başta olmak üzere, iktisadi araçlar edinme ve toplumda belli bir iktisadi-toplumsal-siyasal güç olma araçlarıyla donatılmalıdır. Vakıf, dernek örgütlenmeleri serbestleştirilmelidir; ifade özgürlüğü sağlanmalıdır.
Bir parantez açarak örneklendirirsek, Kilise “laikliğin saldırısı”ndan söz edebilmeli, buna karşı örgütlenme ve mücadele etme araçlarıyla donatılabilmelidir. AB Kopenhag Kriterleri asıl olarak eski sosyalist ülkeler için geliştirilmişti; Türkiye için de geçerli oldu. Kilise’nin özgürleştirildiği demokratlık, liberal Avrupa için çelişki oluşturmuyor; çünkü, kendisinin iktidarını sağlamlaştırıyor. Ama bütün dünyanın gözünde Avrupa, böylece 1789 Özgürleşmesi ile gelen değerleri reddettiğini ilan ederek, kendi geliştirdiği “ilericilik” tanımına göre “gerici”leştiğini açığa vuruyor. Bir zamanlar demokratlığın tanımını laiklik ilkesinde bulan Batı, şimdi demokratlığı dinsel inanç ve tarikat örgütlenmelerinin serbestleştirilmesinde buluyor.
Demokratlık, iktisaden rekabetçi serbest piyasa ekonomisi ve siyaseten bunun işlemesini sağlayacak siyasal ortamı sürekli yönetmeyi mümkün kılacak bir “bürokrasi” yaratmaktan geçiyor.

Kopenhag Kriterleri diliyle “müktesebata uyum” adı verilen bu ölçüte göre, demokrat olmak “twinning projeleri yapmak”tan geçiyor. Türkçesiyle “eşleştirme”. Örneğin Çek Cumhuriyetinin milli eğitiminde AB kurallarının yerleştirilmesi için, İngiltere Çek’in “eş”i oluyor; Çekler müktesebatı bu ülkenin yardımı ve gözetimiyle yapıyor. Bu, “üye olmadan önce” de yapıldığı için Türkiye’de de yapılıyor. Yani, 19. yüzyılda Fransızların Osmanlı maliye sistemini reforma tabi tutmak için gönderdikleri komisyonlar ya da Türkiye’ye OECD, BM ya da ABD ve Hollanda gibi ülkelerce gönderilen teknik yardım heyetleri, şimdi “eşleştirme”nin ürünü olarak iş görüyor.
Ülkelerin, dünyanın başlıca emperyalist ülkeleriyle “eşleştirilmesi” yoluyla varlıklarının can damarına giriliyor.... İşte bu usulü “modern zamanın gereği” diye kabul etmek ve “eş”in söylediği reformları yapmak, demokratlık yolunu açıyor.
İçeride liberal, İslamcı, ayrılıkçı ve yenisolcu sesleniyor: Kopenhag Kriterleriyle demokratikleşeceğiz!
Bu demokrasi tanımı gerçek bir tanımdır: Batı liberal demokrasisi budur. Tarafımızdan tüm unsurlarıyla reddedilmektedir.
Demokratlığın yolu bu basamaklardan geçmez. Bu basamaklara her değiş, diktatörlüğe gider.
Demokratlığın yolu, ülkemizin tam bağımsızlığından; kalkınmasından; toplumsal eşitlik hedeflerini benimsemekten geçer. Bu temel değerler ise devletçilik –planlamacılık– piyasaya kamu sektörü öncülüğü üzerinde yükselen güçlü bir yönetsel sistem yaratmaya bağlıdır.
Bu demokrasi tanımını reddedenler, bu tanımı “bürokratik otoriterlik”, “baskıcılık” diye nitelendirenler haklıdır; bu demokrasi, insanlığı ve halkları özgürce yaşabilecekleri ülkelere sahip olma hakkından yoksunlaştıran piyasayı sınırlandırır; piyasacı aktörlerin “serbestlik” dediği pervazsızlığına son verir; mülkiyet haklarını toplumsal-kamusal ihtiyaçlar doğrultusunda yönlendirir; ülkeyi, ülke için gerektiği ölçüde yabancı tekelci açgözlülüğe kapatır; bunların ülkedeki faaliyetlerine ülke çıkarına olduğu oranda izin verir.

Gerçekten de ne büyük tutsaklık! Ne otoriter sistem! ... Piyasacılar ve habire ürkek gezen tekeller için ne anti-demokratik bir yapı!

KAYNAK: PUSULA 7 (Kasım 2006), s. 2-3

Etiketler: