[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]
Türkiye'nin gündemi aklın zor kavrayacağı bir hız ve biçimlerde değişiyor. Daha 15 gün önce üzerinde konuşulan en heyecanlı konular neredeyse hafızalardan siliniyor ve gündemimizi yepyeni konular işgal ediyor.
Bir Cuma sabahı uyandık ki, İstanbul Üniversitesi gibi bir üniversitede sekiz yıl rektörlük yapmış bir bilim adamı, bir yasal siyasal partinin lideri ve gazeteciliğin Türkiye'deki en önemli ismi sabahın dört buçuğunda derdest edilip gözaltına alınmış. Suçlamayı bir türlü öğrenemedik; Ergenekon adı verilen bir davayla ilişkilendirildiklerinden başka anlamlı bir bilgi edinemedik. Meslekleriyle siyasal yaşamlarının doruğunu yaşayan bu isimlere karşı sergilenen tavır, günün ilk saatlerindeki şaşkınlığın yerini kısa zamanda büyük bir öfkeye bırakmasına yol açtı. Belli başlı günlük gazetelerin, soruşturmacıların derinliklerinden alıp yaydıkları bilgiler ve ruh, Emniyet ile ilgili Savcılığı tartışmalı hale getirdi. Olabilecek şeylerin en kötüsü oldu; devlet sisteminin güvenlik ve adalet mekanizmasının güvenilirliği, onarılması güç biçimde yara aldı. Yapılan işin bir suç soruşturması değil, toplumda yükselen ulusalcı siyasal dalgayı kırma harekâtı olduğu anlaşıldı. Bu harekâtı desteklemek bir yana, harekâta adeta cesaret verme ve öncülük etme işlevi yüklenmiş sözde gazeteler, Emniyet Genel Müdürlüğünün "ulusalcılığı" da “aşırı sağ akımlar" arasında takibata aldığını açıkladılar. ABD'nin Irak işgaline direnen Iraklıları "terörist" ilan etmesi gibi, Türkiye'de de 2007 sonbaharında ulusalcılık, çetecilikle; bağımsızlıkçılık, darbecilikle eşanlamlıymış gibi ilan edildi; bu görüşün terör başlığı altına yerleştirilmesi becerildi.
Günümüzde Türkiye'de milyonlarca insan, toplumsal ve siyasal duruşunu bir parti adı anarak değil, "ulusalcı ve tam bağımsızlıkçıyım" diyerek tanımlıyor. Bu tanım, 14 Nisan Büyük Halk Hareketi süreciyle birlikte ülkenin en büyük kentlerinin en büyük alanlarında ete kemiğe büründü. Yükselen halk hareketi, ülkenin hem geleceğine yön vermeye, hem güncel siyasal kararlara müdahale etmeye başladı. Yüksek tirajlı gazetelerde köşe yazanların bazıları, daha en baştan kin kustular: "Ne ABD ne AB Tam Bağımsız Türkiye" sözünde billurlaşan ulusalcılığı darbecilik, yabancı düşmanlığı, üçüncü dünyacılık, faşistlik diye damgalamaya giriştiler. 2008 yılının kışı biterken yeni bir damga buldular; ABD ve AB'ye ulusalcılığın Baasçılık olduğunu anlatmaya başladılar. Herkes anladı. Büyük efendilerine, "Irak'ta Baasçılara ne yapmıştınız? Ulusalcılar Türkiye'deki Baasçılardır" diyerek anımsattılar. Bunu ilhan Selçuk gözaltına alındığında da anımsadılar; televizyon ekranlarından ve gazete köşelerinden ideolojik ispiyonculuk yaptılar. Belki de tersi oldu; büyük sahiplerinin papağanları olarak iş gördüler.
Bunlar, şimdi Türkiye'ye büyük tekelci işveren dernekleriyle birlikte "IMF ipine iyice sarılmak" ve "AB ipini iyice tutmak" öğütleri veriyor; 14 Nisan süreciyle yükselen bağımsızlıkçı ateşin ancak sömürgeleşmenin "koşar adım reform" yoluyla tamamlanmasıyla söndürebileceğini ilan ediyorlar. Koşar adımda sömürgeleşmeyi, AB memurları Barosso-Rehn ile IMF memurlar heyetini parlamentomuzda ve kamu kurumlarımızda kürsülere çıkararak garanti altına almaya çalışıyorlar.
Tarihe not düşmek gerekir, bu çaba, Anıtkabirde Barosso'nun eline ateş topu gibi tutuşturuluverilen "Söylev" kitabıyla daha o anda boşa çıkarılmıştır. O gün orada Söylev, ABD - AB ipini simgesel olarak kesip atmıştır. Hiç kuşku yok, boğazımıza dolanmış bu ip kesilip atılacak, Türkiye 21. yüzyılı tam bağımsız bir ülke olarak yaşayacaktır. Ulusalcıyız; tam bağımsızlıkçıyız; tutunduğumuz tek ip Kemalizm'dir. Hiçbir güç ulusalcılığı ve sömürgeleşmeye karşı direnişimizi "terörizm" diye damgalayamayacaktır. Hiçbir güç, Bağımsız Cumhuriyet hedefimize ulaşmamıza engel olamayacaktır.
AB-D memurlarına yaslanıp "koşar adımla reform" hedefi gösterenlere yanıtımız açıktır. Sömürgecilik hedefini böyle belirlemişse, bizce yapılacak şey de bellidir: Koşar Adımla Direniş! Siyasal iktidarı uyarıyoruz: Sömürgeleştirici politikaları bir an önce durdurun! Rektörlerimiz; gazeteci-yazarlarımız; akademisyenlerimiz; siyasal partilerimiz üzerindeki baskılara bir an önce son verin!
KAYNAK: PUSULA 7 (Mart 2001), s. 1Etiketler: PUSULA'dan