24 Ağustos 2007 Cuma

Atatürk Devriminde öğretmenliğin stratejik önemi

Prof. Dr. Sina AKŞİN

Önce Atatürk devrimiyle ilgili bazı temel saptamaları yapalım.

Atatürk Devrimi şıklık, hoşluk olsun diye yapılmadı. Atatürk’ün gönlünden kopan bir armağan da değildir. Atatürk Devrimi zaruret olduğu için gerçekleştirildi. Çünkü Sevr Antlaşması maskelenmiş, kozmetik bir işleme uğratılmış, Türklüğün idam kararıydı. Batı, Balkanlar’da ulusal Hıristiyan devletlerin kurulmasıyla Türkleri Rumeli’den kovmak, o ülkeleri etnik temizliğe tabi tutmak amaç ve programını daha önce belli etmişti. Şimdi Sevr ile Anadolu’nun da aynı yazgıya bağlandığı, Rumeli’de büyük ölçüde gerçekleştirilmiş olan sürecin artık Anadolu’da uygulanacağı ortaya çıkmıştı.

Kurtuluş Savaşı ve Lozan bu gelişmeyi tersine çevirdi. Fakat Atatürk görüyordu ve Türkler de hissediyorlardı ki, Batı ilk fırsatta Sevr’i yeniden tezgâhlamaya kalkışabilirdi. Bunun olmaması için Türkler Avrupalılar kadar eğitimli, kültürlü, bilim sahibi, Avrupalılar kadar üretken, varlıklı olmak zorundaydılar. Atatürk Devrimi Türk insanını bu niteliklerle donatmak için yapıldı. Başka deyişle Türklerin Anadolu’da kalabilmeleri Atatürk Devriminin ereklerine ulaşmasıyla olanaklıydı. Atatürk Devrimi 1950’ye değin yürüdü, sonra kısmi karşıdevrimin etkisiyle durduruldu, donduruldu. Artık Türkiye kısmi karşıdevrimin gölgesinde ancak evrimsel ve maddi (iktisadi) gelişmelere izin veriyordu.

Atatürk Devriminin niteliğini de burada saptayalım. Felsefi açıdan bakıldığında, bunun bir aydınlanma hareketi olduğunu görüyoruz. Yani, Ortaçağ dogmatizmine karşı, zihnin sınırsız özgürlüğünü isteyen bir hareket. Kalkınma modeli olarak ele alındığında bütünsel, topyekûn kalkınmayı amaçladığını saptıyoruz. Yani müzik, kadın hakları, bilim, spor gibi alanlar, enerji, yol, sanayi kadar önemlidir. Akla gelecek her alanda kalkınılacaktır. Öncelikli alan ya da alanlar yoktur. Devrimin siyasal-ideolojik programına gelince, Altı Ok’tur. Altı ilkeyi burada açıklamak gereği yoktur. Demek ki Atatürk Devrimi felsefe, kalkınma modeli, siyasal-ideolojik boyutları olan dört başı mamur, çok kapsamlı bir dizgedir (sistemdir).

Bu saptamanın ışığında nelerin Atatürkçülük olarak kabul edilemeyeceğini de görelim.

Bir kez tören Atatürkçülüğü gerçek Atatürkçülük değildir. Tersine Tören Atatürkçülüğü kısmi karşıdevrim olgusunu gizlemek, duyumsatmamak için bir kamuflajdır, bir sahteciliktir. Tören Atatürkçülüğünü devrimle ilgili yıldönümlerinde kutlamaları, törenleri, her tarafta Atatürk’ün adını, resimlerini, büstlerini, yontularını gören Atatürkçüler devrimin devam ettiğini sanırlar, güven duyularını sürdürürler. Oysa kısmi karşıdevrim devrimi tersine çevirmediyse de onu durdurmuştur. Üstelik, bir gün tam karşıdevrime dönüşebilecek gerici bir birikimi başlatmıştır.

Atatürk Devriminin belli bir yönünü alıp onu Atatürkçülüğün özü olarak sunan, öbür yönlerini yok ya da önemsiz sayanlar da Atatürkçülüğü eksik, dolayısıyla yanlış anlamış sayılmalıdırlar. Teşbihte hata olmaz. Fili bilmeyen körlerin fili anlamak için bir yerini elleyip ona göre fili tanımlamalarına benzer bu iş.

Yalnızca laikliği ya da onunla birlikte yalnızca Cumhuriyetçiliği vurgulayanlar var. Onlara göre devrim bu esaslara indirgenebilir. 12 Eylül 1980 sürecinde Profesör Reşat Kaynar, büyük olasılıkla cuntanın isteği üzerine altı oktan üçünü öne çıkaran, öbürlerini çağdışı, gereksiz diye niteleyen bir konuşma yapmıştı darbeden kısa bir süre sonra. Kaynar’a göre makbul ilkeler Cumhuriyetçilik, Laiklik ve Milliyetçilik’tir. Çağdışı, gereksiz ilkeler başta Devletçilik, Halkçılık, Devrimcilik’tir. Cunta böyle istiyordu, ama onun da böyle düşünmesini küreselleşme, yani Batı Emperyalizmi dayatmaktaydı. Altı Ok’ta temizlik yapma düşüncesi, daha sonra “değişim” diye soyut ve küresel bir kavramı benimseyen, amblemi altı ok olan CHP’de de görüldü. Bu talebi en çok dillendirenlerden biri, sanırım Ercan Karakaş’tı. (Ayrıca şimdiki CHP önderinin bir TV programında Altı Ok için “o babaannenin resmi gibi duvarda duracak” sözü, birkaç ilkenin değil bütün ilkelerin hafife alınması göstergesi sayılabilir.)

Devrimin iktisadi yönünü öne çıkarmak isteyenler de var. Atatürk’ün 1923’te İzmir’deki İktisat Kongresi’nde Türkiye’nin bir iktisat devri başlatacağını söylemesi, bu gibiler için bir dayanak oluşturuyor. Atatürk’ün böyle konuştuğu doğrudur. Ancak bilindiği gibi, Sakarya Savaşı’nın az öncesinde Yunan Ordusu Ankara üzerine yürüdüğü sırada 16-21 Temmuzda bu kentte toplanan Maarif Kongresinin açılışında Atatürk uzunca bir konuşma yaptı. Ulusal bir eğitimi, silahla olduğu kadar dimağ ile mücadele edilmesi gereğini vurguladı. Demek ki kültür, bilim, eğitimin öneminin her zaman bilincinde olmuştur. Ayrıca, Menemen Olayından sonra kültürün önemini daha da derinden kavrayarak Halkevleri’ni kurduğunu görüyoruz. 1936’da ise Türkiye Cumhuriyetinin temelinin kültür olduğunu söylemiştir. Oysa Şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşları Kadro Dergisinde devrimi devletçiliğe indirgemeye kalkışmışlardır. İktisada yapılan aşırı vurguya “ekonomizm” deniyor. Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi elektrik üretimiyle özdeşleştirenler gibi, bu, Marksiz’min “altyapı üstyapıyı belirler” görüşünden kaynaklanan yanlış bir vurgudur. Yanlışı şundan bellidir ki, Suudi Arabistan’da en son teknolojiler, bilgisayarlar, vb.. kullanıldığı halde insanlar ortaçağda yaşıyor. O ileri teknoloji ortaçağın hizmetindedir. Çağcıl bir toplum yaşantısı, çağcıl eğitim, kültür, bilim yasaklanmıştır.

Yalnızca devrimin aydınlanma yönünü vurgulayıp iktisadi yönleri arka düzleme atanlar da yanılıyorlar. Devletçiliğin (karma ekonominin) sonradan gelişmeye çalışan ülkeler için onsuz olmaz bir siyaset olduğu, son on yıllarda bunu uygulayan Çin’in büyük başarısından belli olmuştur. Tam sosyalizmden, kamu mülkiyetinden tam kapitalizme özel mülkiyete kendini savuran Rusya’nın yaşadığı korkunç sıkıntıları, acıları herkes biliyor. Bugün Türkiye’nin içine düştüğü felaket, büyük ölçüde devletçilikten vazgeçilmesi yüzündendir.

Şimdi Devrim için yaşamsal, stratejik önemi olan iki kuruma göz atalım. İlk önce ordu akla gelmektedir. Çünkü devrimi olanaklı kılan İnönü, Sakarya’daki zaferler ve tabii Büyük Zafer’dir. Büyük Zafer’in görkemli parlaklığı, Atatürk’e devrimi yürütebilmesini olanaklı kılan büyük bir nüfuz sağlamıştır. Örneğin, Nutuk’ta saltanatın kaldırılması konusunda Encümen’de yaptığı müdahaleyi (fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir) ancak muzaffer bir komutan yapabilirdi. Demek ki, ordu devrimin yapılabilmesi bakımından onsuz olmaz bir işlev görmüştür.

Bir de gerçekleştirilmiş devrimin sürdürülmesi ve korunması sözkonusudur. Bu, hem dıştan gelecek tehlikelere, hem de içte çıkabilecek gerici, karşıdevrimci hareketlere karşı olabilir. Nitekim Şeyh Sait ve Dersim gerici, feodal ayaklanmaları, ordu tarafından bastırılmıştır. Bir iddiaya göre birincisini Musul’u vermemek için İngiltere, ikincisini Hatay’ı vermemek için Fransa kışkırtmıştır. Ordunun devrimi sürdürme ve koruma görevi, bugün de devam etmektedir. 28 Şubat 1997’de ordunun zorunlu eğitimin sekiz yıla çıkarılması için yaptığı dayatma, yakın bir zamanda onun yaptığı çok değerli bir devrim hizmeti sayılmalıdır.

Nasıl ordu devrim için yaşamsal önem taşıyorsa, eğitim de öyledir. Hemen belirtmek gerekir ki, burada sözkonusu olan eğitim, devrimci öğretmenlerce yürütülen eğitimdir. Yoksa, şeriatçı öğretmenlerin uyguladığı eğitimin ancak karşıdevrime yararı olabilir.

Öğretmenler devrim için çok önemlidir. Çünkü çocukları ya da gençleri doğrudan etkileyebilmek olanağına sahiptir onlar. Devrimci bir mühendis, doktor, yönetici, devrim için büyük hizmetlerde bulunabilir. Fakat genellikle bu meslektekiler bir öğretmen denli insanları doğrudan etkilemek olanağına sahip değildirler. Üstelik, öğretmenin karşısında gençler ve özellikle çocuklar vardır ki, insanların en etkilenebilir çağındadırlar. Başka bir deyişle bir öğretmen kafaları, yani zihniyetleri oluşturmak olanağına sahiptir. Atatürk Devriminin bu olanağı sonuna dek kullandığından kuşku duyulmamalıdır.

Öğretmenlerle ilgili iki kurumdan da söz etmek istiyorum. Biri Köy Enstitüleridir. Bu, devrimin büyük bir buluşudur. Köyden alınan çocukların öğretmen olarak eğitilerek aynı ya da benzer bir köye gönderilmesi... Çocukluğu köyde geçtiği için Enstitü mezunlarının uyum sorunu olmuyordu. Ayrıca, bu gençler yalnızca ilkokul öğretmeni olarak yetişmiyorlardı. Aynı zamanda teknisyendiler. Buğday en iyi nasıl yetiştirilir, ağaç nasıl aşılanır, duvar nasıl örülür, arıcılık nasıl yapılır, bunları uygulamalı olarak öğreniyorlardı. Onların bu niteliği, köy için büyük bir kazanç oluyordu. Köydeki en gerici insan için bile öğretmenin bu hünerleri değerliydi. Köy Enstitülerine önemli üçüncü bir işlev daha yüklenmişti. Onlar kültür ve sanat insanları olarak yetişiyorlardı. Roman okuyor, resim yapıyor, keman çalıyor, tiyatro oynuyorlardı, vb. Böylece öğrencilerine aydınlanma anlayışını aşılayacak durumda oluyorlardı.

Günümüzde Köy Enstitüleri yeniden canlandırılmalıdır diye düşünüyorum. Ama bu sefer köyler halkının önemli ölçüde kentlere yerleştiklerini dikkate alarak bir de Kent Enstitüleri açılmalı ve buralarda Köy Enstitüsü yaklaşımıyla varoşlar, gecekondu semtleri için ilköğretim öğretmenleri yetiştirilmelidir. Ancak bu yoldan tarikatların büyük ölçüde hegemonya kurmuş oldukları varoşlara aydınlanmayı sokabiliriz. Kimileri, Köy Enstitülerinin kırklı yıllardaki uygulamalarının, işleyişinin ayrıntılarına bakarak bunların yeniden canlandırılamayacağını savunuyorlar. Örneğin haklı olarak köy öğretmenlerine düşük maaş verilemeyeceğini ileri sürüyorlar. Oysa Köy Enstitüleri uygulamasının o günlere özgü kimi ayrıntılarına takılmadan, yukarıda gösterdiğim esaslarını, ruhunu canlandırmak sözkonusudur.

İkinci kurum Halkevleri’dir. Kent ve kasabalarda aydınlanmayı yaymak için 478 Halkevi, 4322 Halkodası açılmıştı. Bunlar, kültür ve sosyal çalışma merkezleriydi. Dokuz kolda etkinlik yapıyorlardı. Köy ve kentte sosyal çalışmalarıyla, kütüphane, müzik, resim, spor, tiyatro, kurs çalışmalarının yürütülmesinde öğretmenler önemli rol oynuyorlardı. Okulda, lisede dersini bitiren beden eğitimi öğretmeni, edebiyat öğretmeni, müzik öğretmeni, yabancı dil öğretmeni, resim öğretmeni gelip Halkevi ve Halkodalarında yurttaşlara kendi dallarında çalışmalar yaptırıyorlardı. Yani, Halkevi hareketinin ruhu öğretmenlerdi denebilir.

Demek ki, Atatürk Devrimi için öğretmenlik ne denli stratejik önemi olan bir meslekse, Köy Enstitüleri ve Halkevleri de öğretmenlikle doğrudan ilişkili olduklarından, devrimin stratejik kurumlarıdır. Şunu da önemle vurgulamak gerekir ki, Devrim bu bilinçle öğretmenliği birinci sınıf bir meslek haline getirmiştir.

1950’de başlayan kısmi karşıdevrim hareketi gayet bilinçli hareket etmiş ve dört şey yapmıştır. 1951’de CHP örgütüdür diye Halkevleri ve Halkodaları’nı kapatmıştır. Oysa bunlar çok önemli bir kamu hizmeti görüyorlardı. CHP’den ayrılıp kamulaştırılmalıydılar. İkinci olarak, 1946-1950 döneminde zaten adamakıllı zayıflatılmış olan Köy Enstitüleri komünistlik yapılıyor diye kapatıldılar. Bu suçlamanın hiçbir ciddi yönü yoktu. Bizde çoğu kez komünizm düşmanlığı, aslına Atatürk düşmanlığının bir maskesidir. Kaldı ki, Demokrat Parti iktidarı isteseydi, enstitüleri kendi tutucu ideolojisini açıklamak için kullanabilir, onları bu biçimde yaşatabilirdi. Ama, onların derdi bunları kapatmaktı. Üçüncü olarak, maaş politikaları ve diğer yönlerden öğretmenlik ikinci sınıf bir meslek konumuna düşürüldü. Gençler ancak ÖSS’de aldıkları puanlarla bazı gözde mesleklere giremeyeceklerse, son çare olarak öğretmenliği seçiyorlardı. Bugün ne yazık ki, birçok öğretmen kitap, dergi okumayan, vaktini okey gibi oyunlar oynayarak geçiren kişilerdir. Dördüncü olarak, Erbakan’ın arka bahçemiz diye tanımladığı imam gereksiniminin çok ötesinde imam-hatip okulları açılmaya başlandı.

Bu dört karanlık adımı Demokrat Parti iktidarına attıran kısmi karşıdevrim, yani bu hareketin gerisindeki şeyhler ve ağalardı. Bu, ortaçağın ne denli akıllı ve bilinçli, “devrimciyim, ilericiyim” diyerek bu gidişe seyirci kalanların da ne denli gafil olduğunu gösterir.

Türkiye bugün karanlık bir çöküntü görüntüsü veriyor. Birçok aydın, çare olarak Atatürk Devrimine dönme gereğini savunuyorlar. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi için, kanımca, mutlaka kısmi karşıdevrimin attığı dört adımı tersine çevirmekle başlamak gerekir. Her ilçede, her semtte yeniden halkevleri açılmalıdır. Köy ve kent enstitüleri açılmalıdır. Öğretmenlik mesleği, mühendislik, yargıçlık, subaylık, doktorluk, üniversite öğretim üyeliği gibi gözde bir meslek haline getirilmelidir. İmam gereksinimi kadar imam-hatip okulu olmalı, gerisi normal liseye dönüştürülmelidir. Bunlar yapılmadan yeniden Devrim yoluna girilemeyeceğine inanıyorum. Köy Enstitülerine hayran olan, fakat onların yeniden açılmasını gündeme getirmeyenleri hiç anlamıyorum. Aydınlanmacıların en az karşıdevrimciler denli akıllı ve bilinçli olmaları gerekir.

KAYNAK: PUSULA 7 (Kasım 2006), s. 12-14

Etiketler:

19 Ağustos 2007 Pazar

HASANKEYF son bakış mı?

Füsun ARMAN

Dicle'nin kıyısında, kayalara ve kayaların uzantısı vadinin içine sığınmıştı Hasankeyf yüzyıllar boyu. Türkiye'nin, doğası, tarihi ve kültürüyle bir bütün olarak korunmuş bu tek Ortaçağ kenti, Batı'nın Doğu ile karşılaştığı bu ilk kavşak, artık Ilısu Barajının suları altında kalacak.

Dicle, aşağılarda, yeni demir köprünün ayakları arasından çağıldayarak akıyor. Dicle'nin fazla derin olmayan, yarı saydam suyunu gümüşi pırıltılar saçan bir yola dönüştüren güneş bu pırıltılarla bir hayal sahnesi yaratmakta gecikmiyor. Önce, suyun üzerinde birer ceviz kabuğu gibi yalpalayarak ama hızla yol alan karaltılar fark ediliyor. Görüntü giderek netleşiyor, konvoy hâlinde yol alan kelekler artık açık seçik görülebiliyor.
Kürekçiler küreklere var güçleriyle asılıyor, dümencinin ise tüm dikkatini Dicle üzerindeki yıkık köprünün ayaklarına yoğunlaştırdığı belli. "Ortaçağ'ın en gösterişli ve en büyük köprüsü" olarak tanımlanan bu dev yapının orta kemer açıklığı 40 metreyi buluyor. Kürekçiler içinse ne bu özelliği ne de ayakları üzerindeki kabartma figürler önemli.
Diyarbakır'dan yola çıkmışlar, bilmem kaç gündür yoldalar. Keleklere yüklü 52 tay (9620 litre) buğday ve arpa Musul'a, oradan da Bağdat'a götürülecek. Yıl 1726 belki de 1727. Osmanlı, İran'ın Safevi Hanedanı ile savaşıyor; sınır boylarındaki kalelerde bulunan askerlerin zahire ihtiyacı bu yoldan ulaştırılıyor. Diyarbekir eyaleti, Basra ve civarının ihtiyacını karşılayan bir zahire ambarı gibi.
Yol hazırlıkları uzun sürüyor. Önce kelek tulumları sipariş ediliyor. Kelekçilik bölgede çok eskiden beri yapılıyor.
Yolculuk suyun akış yönünde olduğundan kürekçilere pek fazla iş düşmüyor. Yalnızca nehrin yön değiştirdiği noktalarda ya da köprülerin altından geçerken bütün hünerlerini göstermeleri gerekiyor, hepsi o kadar.
Hısn Keyfâ'daki kalenin eteklerinden, çok önceleri yıkılmış köprünün ayakları arasından her yıl böyle yüzlerce kelek geçiyor. Bu konvoya kimi zaman Hısn Keyfâ'dan da zahire katılıyor. Tabii taşınan yalnız zahire değil. Bir keresinde Bağdat'taki barut imalathanelerinde kullanılmak üzere 200 kelek ardıç odunu, top döküm kalıpları için toprak, demir, tel ve kalay Diyarbekir'den yola çıkmış, Hısn Keyfâ'dan geçmişti. Basra'daki tophanede, döküm kalıplarının yapımında kullanılan toprak Hısn Keyfâ'dan gidiyordu.
Bir keresinde de döküm kalıpları için Hısn Keyfâ'dan 5 kelek toprak, iki kantar demir tel, 8 kantar kalayla birlikte gönderilmişti.
Yalnız askeri malzeme değil tüccar malları da bu yolla taşınıyordu. Hısn Keyfâ ise çeşitli malların, renk renk dokumaların satıldığı çarşılarıyla, ta Ortaçağ'dan beri hareketli bir ticaret hayatına sahipti. Burada dokunan sof ve abayi türü yünlü kumaşlar özellikle 16. yüzyılda çok ünlüydü.
Doğu ile Batı, Bizans ile Sasani, Hıristiyan ile Müslüman... Asya'dan gelen Sasani (Pers) ve Türk, güneyden gelen Arap ve İslam batıdan gelenlerle (Roma ve Bizans) bu bölgede tanıştılar ve şüphesiz birbirlerini etkilediler, kültürlerinden izler bıraktılar. Aralarındaki sınır kimi zaman az doğuda, kimi zaman da az batıda kaldı. İS 3. yüzyılda ise Bizanslıların elindeydi artık ve 7. yüzyıla kadar da bir Bizans kalesi olarak kaldı.
Hısn Keyfâ melikesi kentini, fethe gelen Halid bin Velid'in eline hiç savaşmadan teslim etmiş, böylece kenti yıkımdan kurtarmıştı. Saraylar, bahçeler, kale, o zamanlar orta kısmı ahşap olan köprü, mağara evler, en eskileri Erken Hıristiyanlık dönemine ait mağara kiliseler ve daha sonrakiler... Bir ara Süryani Piskoposluğunun merkezi de olan kentte kilise ve manastırlar 11. yüzyıla kadar kullanıldı.
Güneş ufkun altına indiğinde hayal sahnesi yerini gerçek görüntüye bırakıyor. Ufuk, yaşamın ve ölümün simgesi. Karayolunun geçtiği yeni çelik köprü, eski yıkık köprünün hemen yakınında. Dicle çok geniş yatağının sadece bir bölümünü kullanıyor. Nehrin sığ sularında biriken kumu römorklarına yükleyen traktörler son seferlerini yapıyor. El Rızk Camiinde akşam ezanı okunuyor. Köprü ayaklarının dibindeki sığlıklarda, kümeslerine dönmeden önce son banyolarını yapan kazların çığlıkları... Dicle'nin karşı kıyısında Raman Dağı...
Bu mesafeden tamamıyla çıplak gibi görülen Raman, Türkiye'nin güneydoğusunda bir petrol efsanesiydi... Altmışına merdiven dayamış petrol pompaları hiç durmadan dağın eteğinde akan Dicle'yi ve karşı kıyısındaki Hasankeyf'i selamlıyorlar. Hasankeyf onlardan çok daha yaşlı.
Hasankeyf, Hesna de Kepha, Hısn Keyfâ, Cepha, Kastron Piskephas... `İlkçağ Anadolu'sunda, o dünyanın Doğulu süper gücü Persler, Romalılarla sonra da Bizanslılarla burada karşılaştı. Batı'nın Doğu'ya karşı son kalesiydi Hasankeyf. Dicle ve Fırat o dönemlerde güç, hayat ve aynı zamanda felaket kaynağıydı. Dicle'yi geçiş için en uygun noktaydı.
`Bugün ayakta bulunan Hasankeyf Kalesinin eski Roma kalesinin bulunduğu yere yapıldığı sanılıyor...'' Hasankeyf'te kazı yapan Prof. Oluş Arık bu kale-kentin tarihini birkaç cümleyle böyle özetliyor. "İslam devrinde Diyarbakır'la birlikte Artukluların önemli merkezlerinden olan, tarihinin Asur ve Urartu'ya kadar indiği tahmin edilen Hasankeyf'in bugünkü adının kökeni Asurca kipani (kaya). Bu ad daha sonra `kaya kalesi' olarak Arapça söylenişiyle günümüze gelmiş.''
Akkoyunluların, Artukluların, Emevilerin, Abbasilerin, Bizanslıların, Romalıların ve belki daha eskilerin de kalesi... Bu yaşlı kale-kentin geçmişi hakkında iyi kötü bir şeyler kayıtlara geçmiş. Örneğin, Akkoyunlular zamanında (1461-1482) Safevi Şah İsmail'in geldiği, kız kardeşini Hasankeyf Emiri Halil Şah ile evlendirirken nasıl şenlikli bir düğün yapıldığı ya da daha önceleri Hısn Keyfâ'da yaklaşık bir buçuk asır boyunca (1102-1231/32 yılları arasında) hüküm süren Artuklu hanedanının, bir yandan Urfa Haçlı Kontluğuyla mücadele ederken bir yandan da ilim ve kültürle nasıl iç içe yaşadığı biliniyor.
Bir Selçuklu kumandanının soyundan gelen Artukluların kendilerine başkent yaptıkları bu kale-kenti saraylar, bahçeler, su tesisleri, çarşılar, hanlar, hamamlar ve taştan güzel evlerle donattıklarını, Dicle üzerine yaptıkları yüksek ve güzel köprüyü, kurdukları medreselerde tıp, riyaziye, mühendislik, felsefe dersleri okutulduğunu, bu medreselerde ünlü bilginlerin yetiştiğini, kentin yalnız ilim değil ticaretle de ünlendiğini, burada üretilen malların Dicle yoluyla Musul'a ve Bağdat'a kadar gönderildiğini tarih kitapları yazıyor.
Bugün Dicle üzerinde yükselen ayakları bile köprünün eski görkemi hakkında ipuçları veriyor. Ünlü Artuklu paralarının basıldığı darphanenin yeri, kanallarla getirdikleri suyu kalenin bulunduğu tepeye çıkaran sistem insanı hayrete düşürüyor.
Kale, ulaşılması en güç noktada, Dicle kenarında bir duvar gibi yükselen kayalığın üzerinde doğallıkla. Zikzaklar çizerek Dicle'ye inen, kayaya oyulmuş gizli geçitler, yine zikzaklar çizerek kaleye yükselen, bu arada yedi kapıdan geçen taş döşeli, basamaklı yol... Bir yanı dev bir yarık; eski kervan yolu. Yarığın iki yanı yaklaşık bir kilometre boyunca kaya duvar, duvarlarda mağara evler, gizli geçitler... Bir yanı bu dev yarığa bakan, bir yanında kayaların duvar gibi yükseldiği basamaklı yol boyunca sıralanan mağara-evler, dükkânlar...
Paul Bowles'in Esirgeyen Gökyüzü'ndeki bir tanımını hatırlıyorum. Turist ile gezgini karşılaştırıyor, `aradaki fark aslında bir ölçüde zaman kavramıyla ilgilidir...'' diyor Bowles. Ben ikisinin arasındaydım galiba. Evet, zamanım kısıtlıydı ama bir gezgin gibi kullanıyordum zamanı. Bir turistin tam tamına bir saatte gezip inebileceği kalede bütün bir gün kalmıştım. Her bir mağaraya girdiğimi söyleyemem. Yanımda Hasankeyfli bir rehberim de vardı ama yine de kimilerine ulaşacak yolu, daha doğrusu kaya geçidini keşfedemedim. Kimileri ise kaleye çıkan basamaklı yolun kenarındaydı. Ahşap kapıları sımsıkı kapalı olanlar dükkânlar olmalıydı.
Rehberim Hikmet Ayhan `Diyarbakır'ın nüfusu 4 binken Hasankeyf'inki 10 bindi. Dicle üzerindeki köprünün bir yanı Siirt, bir yanı Mardin'di' diye başladı söze. `Otuz yıl önce hep evdi burası. Ben bu çarşıyı faaliyetteyken görmüşüm. Berber vardı, yemek, eczaneci, dişçi, kırık çıkıkçı... Çok muazzamdı,' diyordu.
`Alışveriş merkezi, yaşam buradaydı. Batman iki evdi o zaman. Şimdi oraya giden mallar buraya geliyordu. Burada yün kumaş dokunuyordu, tezgâhlar vardı. Mağaralarda otururken herkes o kumaşlardan elbiseler giyiyordu...''
Anlatmaya kelimelerin yetmediği bütün bu detaylar, bütün özgünlüğünü 30 yıl öncesine kadar koruyabilmiş bir Ortaçağ kentindeki yaşamı, o baş döndürücü karmaşayı en ince noktasına kadar canlandırmak için hazır bekliyor. Hem de inanılmaz bir doğal dekor içinde...
Kaledeki mağara evler 30 yıldır doğanın yıpratıcı etkisi altında. Kimi yerleri çökmüş, olur olmaz yerlerde delikler açılmış. İstediğinden içeri gir. Kimi odaların duvarında küçük nişler, iki yanda oyuklar; lambalıktı belki de. Bazılarında şömine oyuntusu, kayanın içinden yükselen duman gideri... Kimi duvarlarda sıvalar duruyor, kimilerinde Arap harfleriyle yazılmış yazılar... Keşke okuyabilseydim.
Kale içinde kayaya oyulmuş bir küçük cami, El-Rızk Camiine tepeden bakan Küçük Saray, yüzü duvar gibi dümdüz tıraşlanmış kaya kütlesinin kenarından aşağıdaki Dicle'yi gözleyen Büyük Saray, kalenin "paratoner kulesi'' de denilen burcu, bir büyük cami... Bu Ulu Camide bir kılıç ve tarihi bir kuran bulunduğundan söz ediyor, `hutbe okunurken, imam minberde olduğu sürece kılıç müezzin tarafından sağ elle tutulurdu. Kılıçla alınan kentlerde bu adetti'' diyor Hikmet Aydın. Bu gelenek 1968-1969 yıllarına kadar yani halk kaleden ininceye kadar uygulanmıştı.
Bu uzun gezi içinde yalnızca bir kez mola verdim. Karşı kıyıdaki Zeynel Bey Türbesine, bulutların izniyle arada sırada vuran gün ışığını izledim. Her şey ne kadar dingindi. Bir de o iki çoban köpeğiyle yaşadığım kâbus olmasaydı.
Karşılaştığımızda kalenin ayakta kalan son iki kapısından birinden geçmek üzereydik, sürüye yaklaşan kurt görmüş gibiydiler. Korktuğum gibi üzerimize atlamadılar ama o sakin, huzur ortamının bütün sihri bu iki köpeğin hırçın havlamalarıyla uçup gitti.
Aslında, benim yaşadığım kâbusun, bir süredir Hasankeyf'i saran bir başkasının yanında sözü bile edilmezdi. Kendini 30 yıl önce belli etmişti. Sunay zamanıydı diye hatırlıyorlardı Hasankeyfliler. O zamana kadar 'Roma devrinden beri' oturulan mağaralardan aşağıda düzlükte kendileri için yapılan afet konutlarına yerleştirilmişlerdi. Ne kadar da iyi niyetle, aslında. Hem insanlar bu devirde mağara yaşamından kurtulsun, hem de tarihi eserler yıpranmasın diye şüphesiz.
Mağaralar... Aralarında dubleks ya da tripleks Roma devri villaları bile vardı belki. Su getirilmişti, kanalizasyonu da vardı. Kışın sıcak, korunaklı, yazın serin...
Oysa yeni konutlar... Kâbus işte o taşınmayla ilk kez kendini gösterdi. Çünkü Hasankeyf'in aşağı şehriydi burası ve bütün kalıntılar dozerlerle düzlenip atılmıştı söylediklerine göre.
Her şey çok sonraları fark edildi Yeni konutlar için seçilen yerin yanlışlığı da Hasankeyf'i sular altında bırakması planlanan Ilısu Barajı projesi de... Bu arada artık oturulmayan kalede, eski evler ve mağaralar korumasız kalmış, doğanın etkisiyle yıpranma sürecine girmiştir. Hasankeyf nihayet 1978'de 1. Derece SIT Alanı ilan edilir. Ne yazık devlet bir yandan korumaya aldığı bu kenti, diğer yandan sular altında bırakmanın, kendi kararını çürütmenin yollarını aramaktadır...
Geçtiğimiz Haziran ayında Şanlıurfa'da Başbakanlık GAP İdaresi başkanlığında yapılan GAP Toplantısı'nın sonuç bildirgesinde Hasankeyf için şöyle deniyor:
`Birinci Derece Arkeolojik ve Doğal SIT Alanı olan, bütünselliğini koruyabilmiş tek Ortaçağ kenti örneği Hasankeyf bu özellikleriyle Ortaçağ Anadolu kültür sentezinin başlangıç noktasını (ilk adımlarını) temsil eder. Bu nedenle Hasankef'in olduğu gibi korunması birincil bir hedeftir.'
Bu bildirgeyi imzalayanlar üniversitelerden uzmanlar sadece. Peki ama toplantıya katıldıkları halde ne DSİ'den, ne Enerji Bakanlığından, ne GAP İdaresinden bir yetkili ne de Başbakanlık başdanışmanlarından biri... Neden biri olsun imza atmıyor?
Bunun nedeni ancak şimdi, baraj yapımı için bir İsviçre firmalar grubunun (Sulzer-Hydro ve ABB) başkanlığındaki konsorsiyumun çoktan kurulmuş olduğu, İngiltere, İtalya ve İsveç'ten firmaların yanı sıra Türkiye'den Nurol, Tekfen ve KİSKA'nın da buna katıldığı ve İsviçre Merkez Bankası'ndan talep edilen kredinin garantilendiği haberlerinin duyulmasıyla açıklığa kavuşuyor. İnşaatın da yakında başlanacağı söyleniyor. Anadolu Ajansı'nın haberine göre de baraj inşaatı 1999'un Mart ayında başlayacak.
Başta UNESCO olmak üzere pek çok uluslararası kuruluş önemli anıtların tehdit edildiği durumlarda alternatif projelerin geliştirilmesi ve anıtların yerinde korunması yönünde aldıkları ilke kararları ve önerileriyle dünya kamuoyunu sürekli uyarıyor. Türkiye de bu kararlara imza atıyor. Belki baraja onay veren Türk hükümeti, uluslararası sözleşmelere attığımız bu imzaların hepimizi bağladığını bilmiyor!..
Alternatif projeler mi? Anıtların yerinde korunması için baraj kodunun düşürülmesi kabul edilebilir en uygun çözüm gibi gözüküyor. Yeter ki bölgedeki enerji potansiyeline bir bütün olarak bakılsın. Duyarlı çevreler ve uzmanlar baraj kodunu 50 metre düşürerek hem Hasankeyf'i sular altında kalmaktan kurtaracak hem de bölgedeki enerji girdisini kat kat arttıracak alternatif projeler üretiyor, ilgililerin masalarına koyuyorlar.
Artık oturup Ilısu baraj projesini yeniden incelemekten ve -kentlerin içinde bulundukları doğal ve fiziksel ortamın ayrılamaz parçası olduğunu unutmadan- Hasankeyf dışarıda kalacak şekilde yeni bir proje hazırlamaktan başka çare gözükmüyor. Baraj, Hasankeyf'in ufkunda Demokles'in kılıcı gibi hâlâ asılı duruyor.

Kaynak: Atlas 70 (Ocak 1999), s. 102-115.

Etiketler:

Bağımsız Cumhuriyet Partisinin tepki çağrısı

Cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyla ortaya çıkan durumu gözden geçiren BCP Merkez Yönetim Kurulu aşağıdaki noktaları kamuoyunun dikkatine sunmayı ödev bilmektedir:

1. AKP iktidarı Kemalist Cumhuriyeti ılımlı olacağı söylenen bir İslam Cumhuriyetine dönüştürerek Batının sömürgesi durumuna sokma yolunda nereye kadar gidebileceğini sınamaktadır. Adaylığı daha önce denenen, düşünceleri ve tutumu yüzünden kamuoyu ile devletin çeşitli kurum ve kuruluşlarında büyük tepki uyandırdığı için adaylıktan çekilen bir kişinin yeniden aday gösterilmesi, son seçim sonuçlarının verdiği cüretle ilk tepkinin sahiplerine karşı girişilmiş açık bir meydan okumadan başka bir şey değildir.
2. Bu konuda seçim kampanyası boyunca sözü edilen uzlaşma ve oydaşma vaadleri bir yana itilmiş, doğrudan doğruya Meclis içinde derlenecek bir salt çoğunluğa güvenilerek yola çıkılmıştır. Oysa, Anayasa’daki yalın kural böyle bir yolu yeterli saysa da, devlet başkanlığı görevinin “Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil” edici niteliği dolayısıyla bu konuda bütün topluma düşen bir sorumluluk ve ondan doğan bir söz hakkı vardır. Ayrıca, aynı görev “devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme”yi de içerdiği için, bu kapsamdaki bütün resmi kurum ve kuruluşların da böyle bir seçimde kendilerine danışılmasını istemeleri, görüş bildirmeleri ve yararlı olabilecek katkılarını getirmek istemeleri, doğaldır ve asla yadırganmamalıdır.
3. Şimdiki meydan okuma başarılı olur ve devletin en yüksek makamı başka türlü bir cumhuriyet isteyen zihniyetin eline geçerse, şimdi verilen sözlere ve edilen andlara karşın bu seçimin ardından sökün edecek olumsuz gelişmeler yüzünden laik ve demokratik Cumhuriyeti korumak için artık çok geç kalınmış olabilir.
4. Bunları göz önünde bulunduran BCP Merkez Yönetim Kurulu, başta TBMM üyeleri ile parlamento içindeki ve dışındaki siyasal partiler olmak üzere, sivil ve resmi bütün toplumsal kuruluşları, yüksek yargı organlarını, sendikaları, üniversiteleri ve Cumhuriyeti kollayıp korumakla görevli tüm güçleri bu son derece tehlikeli gidişe karşı çıkmaya çağırır. Meclis içinden ya da dışından mutlaka cumhuriyet ilkelere bağlı başka adayların çıkarılması için çalışmaların sürdürülmesini gerekli görür.

BCP Merkez Yönetim Kurulu (kaynak: http://www.bcp.org.tr)

Etiketler:

Kadıköy’de yeni bir kültür merkezi ve sergi salonu


Neşet Ömer Sokağında, Maruf İş Hanının 4. katındaki lokalimiz
deniz manzaralı geniş galeri salonu ve kütüphanesi ile
sergi, konferans ve her türlü kültür etkinliğine ev sahipliği yapıyor

pazar hariç her gün
saat 10:00 - 18:00 arası

Açılış etkinliği

"İlki bizden"
resim ve kolaj sergisi

Muhlis CÖNBEZ
Nilgün DAYICIOĞLU
Ülkü ÖZKAYA

Etiketler:

Günebakanların güneş aşkı


SORU: Ayçiçekleri ya da diğer adıyla günebakan çiçekleri gerçekten gün boyu başlarını güneşe doğru mu döner? Bu durumda gece boyunca başını güneşin battığı yönde tutar sonra gün doğunca aniden güneşe mi döner? Bu hareketi nasıl açıklamak gerekir?

CEVAP: Bilimsel adı "Helianthus annuus" olan günebakan, tomurcuk halindeyken başı ve yap­rakları gerçekten güneşi izler. Helianthus eski Yunancada "helios" yani güneş, "anthos" ise çiçek anlamına gelir. Günebakanlar başlarını sürekli güneşe doğru çevirirler şeklindeki yaygın inanç bir dereceye kadar doğrudur. Günebakanın çiçeği tam olarak açılıp sarı taç yaprakları ortaya çık­tığı zaman ağırlığı da arttığından dönme hareketi yavaşlar ve tek bir yöne bakmaya başlar. Bu sabit yön do­ğudur.
Günebakan polenleri 30 derecenin üzerindeki sıcaklıklarda zarar görür. Oysa sürek­li doğuya baktığında, öğle üzeri başına gelecek net radyasyon azalmış olur ve doğuya yönelik konumu, daha se­rin bir ortamda daha sağlıklı büyüme ortamı sağlar.
Ayrıca bitkinin kafası sabahın erken ve nispeten serin saatlerinde daha fazla güneş ışığı alır. Böylece gece üzerine ya­ğan çiğ kurur, mantar oluşumu önlenmiş olur. Sabahları daha fazla güneş alan taç yapraklarının sıcaklığı arttığı için böcekler için cazip bir ortam sağlanmış olur, tabii ne kadar çok böcek o kadar çok tozlaşma demektir.
Günebakan çiçeğinin ve yapraklarının gelişme aşamasında sürekli güneşe dönmesi hızlı büyüme sırasındaki eğilmenin bir so­nucudur. Bunun bir nedeni de sapın güneşe bakmayan yüzünde biriken bü­yüme hormonu “auxin”dir. Başın dönme yönü ile güneşin konumu arasında 12 derecelik bir açı vardır, bu zaman ölçeğinde 48 dakikadır. Güneş battığı zaman, “auxin”in dağılımı yer değiştirir ve kafa geriye döner. Bu durum­da sabaha karşı yaklaşık 03:00'te kafa tekrar doğuya dönmüş olur ve bu şekilde güneşin doğmasını bekler.

Etiketler: