19 Ağustos 2008 Salı

Kemalizm

[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]

Toplumsal mücadele kavramlar ve ilkelerle yürür. Karşıdevrim, Atatürkçülük kavramını 12 Eylül ve tören Atatürkçülüğü ile etkisizleştirmeye çalıştı. Buna karşı devrimci güçler, Atatürkçülüğün bağımsızlıkçı ve devrimci özünü göstermek üzere Kemalizm kavramını yükseltti.

Avrupa Birliği sözcüleri, Avrupacılar, ABD'den özgürlük ve demokrasi bekleyenler, numaracı cumhuriyetçiler, hep birlikte şimdi de Kemalizm 'e yükleniyorlar. Türkiye’nin Kemalizm'den kurtulmadıkça AB'de yeri olmadığını ileri süren Avrupacılar, kendini İslamcı yazar diye ilan edenlerce destekleniyorlar. Bunlar, Ermeni diaspora’sının savlarını örtülü biçimde dillendiriyor, Kemalizm'i "derin devlet İdeolojisi" ilan ediyorlar. Liberal kalemler, Kemalist devleti bağımsızlıkçılığı ve devletçiliği nedeniyle kapitalizmin - piyasacılığın engeli sayıyor, bu nedenle otoriter ve hatta totaliter diye feryat ediyorlar. Etnik ayrılıkçılık, Kemalist devrimi feodal üretim ilişkilerini kırmaya yöneldiğini unutturmaya çalışıp salt etnik kimliklere tehdit; Müslüman olmayan azınlıkçılık ise hu kesimlerin ülkenin emperyalizmin boyunduruğunda kırılmasına hizmet eden işbirlikçiliğini unutturup salt kimliklerine karşı hareket olarak göstermeye çalışıyorlar.

Biz, Kemalizm’in ya da Atatürkçülüğün hiçbir etnik/dinsel kimliğe karşı, yalnızca kimliği nedeniyle mücadele bayrağı açmadığını biliyoruz: Kemalizm’in büyük toplumsal mücadelesi Kürtlüğe karşı değil feodal üretim ilişkilerine, bu ilişkilerin egemeni ağalık-beylik katına karşı yürütülmüştür. Kemalizm'in inkılâpları Rum, Ermeni, Yahudi azınlıkları da kapsayan iktisadi - toplumsal mücadelesi yalnızca bu kimliklere sahip olunması nedeniyle değil, bunların emperyalizmin işbirlikçisi olarak çalışan burjuva katmanına karşı olmuştur. Kemalizm, feodalizme ve emperyalist kapitalizme karşı mücadelenin ideolojisidir; bu mücadelenin kimlik politikaları içinde eritilmeye çalışılması boşuna çabadır. Bu çaba basit oyundur; bu oyunu görüyoruz.

İnsan hakları kavramı ardına sığınanların ilerici iktisadi ayrıcalıklarını ve bu ayrıcalıklar üzerinde yükseltmek istedikleri iktidar taleplerini görüyoruz. Bu taleplerin halk düşmanı talepler olduğunu, yalnızca ülkemizde değil benzer tüm ülkelerde "kendi kendini yönetme erdemi"nin yükselişinin bir avuç tekelin yüksek ek kârlarının önünün tıkanması anlamına geldiğini biliyoruz. Her türlü özgürlüğü bir avuç tekelin mülkiyet hakkına, her türlü barışı emperyalizmin işgal ve iktidarına bağlamış liberal düşünce sahiplerinin korkusunu anlıyoruz. Cevabımızı Kemalizm’in bağımsızlık ve devrim düşüncesinden üretiyor; bu düşüncenin rehberliğinde yürüyoruz. Türkiye'nin Kemalizm'den kurtularak var olamayacağını, ancak ve ancak Kemalizm'le kurtulabileceğini açıkça görüyoruz.

Ülkemiz sömürgeleşme sürecinin ağır baskısını bir kez daha kırıp dışa karşı bağımsız ve içeride egemen bir yönetim sisteminin baştan aşağıya inşası ihtiyacı içindedir. Bu ihtiyacı, ülkemizin sivil ve asker kurumları; akademik ve yargısal organları; varlığını emperyalizmin çıkarlarına bağlamamış özel sektör unsurlarını da içeren geniş bir halk cephesinin toplumsal iradesi; bütün bunlara önderlik edebilecek güçte bir siyasal liderlik; hep birlikte Kemalist düşünce temelinde karşılayacaktır. Demokrasi, işte ancak bu ihtiyacı karşılayacak hareketle gerçekleşebilir. Özgürlük, ancak bu ihtiyaç karşılandığında var olabilir. Toplumsal eşitlik, ancak böyle bir zeminle birlikle yaratılabilir. Türkiye, bu temel üzerinde kendi için kendisi merkezdir; kendimizi tanımlamak için “hangi yöne bakalım” sorusu bundan böyle tarihe gömülmüştür. Türkiye insan uygarlıklarının en büyüklerinin kurulduğu topraklarda, Orta Asya’dan gelen gençlik aşısıyla, imparatorluklar ve büyük isyanların coğrafyasında kendi başına bir merkezdir.

Bu merkezi inşa etmek için güncel ve ivedi hedefimiz açıktır: TAM BAĞIMSIZLIK!

KAYNAK: PUSULA 7 (Kasım 2006), s. 1

Etiketler: ,

Yaşasın Bağımsızlık! Yaşasın Egemenlik!

[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]

Bağımsızlık, iradeye bağlıdır. İstenirse olur. Bağım­sızlığı isteyen yoksa, bağımsızlık diye bir şey de olmaz. Bugünkü çığırtkanlıklar o yüzdendir: "Artık bağımsızlık olmaz, karşılıklı bağımlılık var!"

Bağımsızlığın yolu egemenlikten geçer. Egemenlik, bağımsızlık isteği iradesi ile başlar ve kendine ait somut mekanizmalarla bağımsızlığı gerçek haline getirir. Belli bir toprak üzerinde, yani yurdunuzda, en temel ilişki ve yapıları yönetme iktidarınız yoksa, yani yurdunuzda ege­men değilseniz, bağımsız olamazsınız.

Siz ülkenizde egemen olmak isterseniz, iktidar olma kapılarını başka heveskârlara kapatmışsınız demektir. O zaman, ABD-AB'li bir avuç tekel, bankalarınıza el koyamaz. Güzelim dağlarınızı maden çıkaracağım diye “serbest ikti­sat” gereği alt-üst edemez; ormanlık tepelerinizi tıraşlayıp gidemez, insanlarınızı üç otuz paraya, sendikasız-sigortasız köle gibi çalıştırıp küpünü dolduramaz. Çünkü siz bir kez “bu köyün sahibi var” demişseniz, bir avuç küreselci tekel bu köyde istediğini yapamaz. Bağımsızlık iradesi, kendini bu köyde egemen görmek halinin ifadesidir. “Bu çağda bağımsızlık olmaz” diyenler, gerçekte “sen yurdunun sahibi olamazsın” demektedir­ler. Böylece yurdun yönetimi, adına konuşulan bir avuç küreselci tekele verilebilir. Egemenlik devredilebilir. Bu çağda bağımsızlık olmaz demek, Türk ulusuna egemenliğinden vazgeç; kendi ken­dini yönetme kudretini ve yönetme hakkını “uygar AB-D'ye devret” demekten başka bir şey değildir.

İşte o yüzden, Tam Bağımsızlık ve Ulusal Egemenlik basit bir slogan değil, büyük tarihsel bir politikanın özetidir.

Yeni-liberalizmin Atlantiğin iki yakasındaki merkezlerinden buralara “fikir” taşıyan Türk uyruklu ideologları, bizleri “dünyaya uyum gösterme”ye ikna etmeye çalışıyorlar. Bağımsızlık idealinden vazgeçmemiz için köksüz-tutarsız savlar geliştirmeye gayret ediyorlar. Bu savların reddedildiğini görünce, Atlantik yakaları yeni ideologlar ortaya çıkarıyorlar. Bu kuşak, “dünya sistemi” Türkiye'den vazgeçmez; AB-D eksenini değiştirmeye yönelmek çılgınlık; “dünya” sizi çok fena yapar” korkutmacasını kullanıyor. Gerçekçi olmaya, akıllı davranmaya davet ediliyoruz; Frenkçesiyle “21. yüzyılda realist ve rasyonalist olmak” üzere tehdit ediliyoruz.

Bu tehditler işe yaramıyor. Çünkü 21. yüzyılda dünyanın ağırlık merkezi değişiyor. AB-D sistemi, beş yüzyıllık “çağdaş uygarlık düzeyinin temsilcisi” olma niteliğini hızla yitiriyor.

Birincisi, bu uygarlık temsilcisi, kendini sürdürebilmek için azgelişmiş dünyadan beyin göçü almadan yaşayamıyor. Bu temsilci, azgelişmiş dünyanın hammaddesi, madenleri-petrolü, toprakları, su kaynakları ve elbette en önemlisi işgücü olmadan kendini sürdüremiyor. İkincisi, ahtapotun kollarının uzandığı topraklarda insanlar, bilgi birikimi, uygarlık bilinci bundan iki-üç yüzyıl önceki gibi değil. Azgelişmiş, sömürülen topraklar, bu “çağdaş”ı ve bu “yabancı”yı artık iyi tanıyorlar. Bu “yabancı”nın bazıları için bilinmezlikten gelen bir cazibesi, büyüsü vardı. Artık yok. Üçüncüsü, Atlantiğin iki yakasında yükselen sistem, yani emperyalizm çürü­yor. Çürüdükçe dine yaslanıyor; kiliseye dayanıyor ve camileri, kiliseyi kullandığı gibi kullanmaya çalışıyor. İnsanlığın büyük birliği yerine, cemaatleşmeyi ve boğazlaşmayı vaat ediyor. Dördüncüsü, insanlık tarihte hep beşeriyetin birliğini vaat edenlere dikkat kesilmişti. Küreselciliğin bu vaadinin sahte olduğu ortaya çıktığından beri, AB-D'nin tarihsel gericiliği de ayan beyan ortaya çıktı.

Dünya değişiyor. Geleceğimizi insanlığın gerçek büyük birliği yönünde yeniden inşa etmek için, şimdi TAM BAĞIMSIZLIK ve ULUSAL EGEMENLİK hedefini her zamankinden daha yüksekte tutmak gerekiyor.

KAYNAK: PUSULA 11 (Temmuz 2008), s. 1

Etiketler:

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Ebedi AB ile Fani Türkiye!

[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]

Kendine “demokrat” adım takmış karşıdevrim, Türkiye'de “seçkinlerle halk” arasında olduğunu ilan ettiği bir iktidar kavgası olduğunu ileri sürüyor. "Kavga" olduğu doğru; ama bunun “seçkinlerle halk” arasında olduğu yanlış. İşin bu boyutunu, geçen sayımızda işlemiştik.

Karşıdevrim, “Cumhuriyet’in kuruluşundan beri hâkim olan zihniyet”ten şikayetçi. Türkiye'de reform yapmanın yetmeyeceğini, reform yaptıktan sonra “bunu uygulayacak insanların zihniyetlerinin değiştirilmesi gerek”tiğini söylüyor. Cumhuriyet’in kuruluş zihniyetinde çok sayıda dert buluyor ama en çok bunlardan ikisini önemsiyor. Bunlardan biri, Cumhuriyet’in ülkenin ve devletin birlik ve bütünlüğü için yükselttiği ulusal devlet ilkesi, ikincisi ise yurttaşların özgürlüğü için vazgeçilmez olan laiklik ilkesi.

Karşıdevrim, ulusal devlet ilkesini “farklılıkların ifade edilmesine ve farklılıkların örgütlenmesi”ne engel olduğunu ilan ediyor. Farklılıklar, başka bir deyişle azınlıklar, daha başka bir deyişle “öteki” ve daha da başka bir deyişle milliyetler için hak-hürriyet gerek diyor. Milliyetler için kimlik, kimliğe özgü yönetsel-siyasal hak tanınmasını talep ediyor. Ulusal devlete karşı milliyetler devletini savunuyor. Ama bunu “kadın hakları”, “üçüncü cinsin hakları”, “çocuk hakları” ve “hayvan hakları”yla bezemeyi ve böylece gerçek anlamı örtmeyi ihmal etmiyor.

Karşıdevrim, laiklik ilkesinin “din hürriyeti” adını verdiği başka bir sistemle yer değiştirmesini istiyor. Devletin dini yönetmesi ve denetlemesine son verilmesini, her dini topluluğun hukuki kimliğe (kimlik, kimliğe özgü mülkiyet ve yönetsel-siyasal hakka) sahip kılınmasını talep ediyor. Dini toplulukların hukuki kimliğin tanınması isteğiyle, Türkiye'nin bir cemaatler devletine dönüştürülmesi amacı peşinde koşuyor.

Karşıdevrim, her şeyden önce, işte bu iki noktada Avrupa Birliği’nden destek alıyor. AB Türkiye’ye “demokratikleş” diyor. İçerideki karşı devrim, bu emri, “evrensel hukuk kriterlerinin emridir” diye savunuyor. Tarihsel, dönemsel, kendi gelişimini zar zor sürdüren AB, bir çırpıda “evrensel şey” kılınıyor. Kapkara işbirlikçilik, bembeyaz evrenselcilik elbisesi içine böyle hızlı gizleniyor.

Fani Türkiye, ebedi evrensel karşısında ne yapabilir! Gelip geçici olan dünyevi, ezel ebed evrensel karşısında ne diyebilir! Olsa olsa eksikliğinden utanıp ya bir köşeye çekilir ya “nasıl uyum göstersek” diye aranır durur!

Karşıdevrimin, adını “demokrasi” diye koyduğu hedef, Türkiye’nin kendinden vazgeçmesi hedefidir. Bizim hedefimiz ise ülkemizde ulusla birlikte eşitlikçi ve zengin bir geleceğe yürümektir.

İşte bu hedef için, Türkiye'nin kuruluşundan beri hâkim olan zihniyet, varlık zeminimizdir. Bu zemin sağlamlaştırılmalı, güçlenip geliştirilmelidir. Cumhuriyetçilik zihniyetini sağlamlaştırmak, Cumhuriyet’in üzerinde yükseldiği en temel değeri yükseltmekten geçer.

Cumhuriyetin temel değerleri “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” değildir; bunlar Cumhuriyet’in dört anayasasından yalnızca son ikisinde yer almış anayasal ilkelerdir. Atatürk ilke ve devrimleri de, Cumhuriyet’in “en temel değeri” değildir. Bunlar, Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri ve ilkesel uygulamalarıdır. Cumhuriyet’in tüm diğer kurucu ilke ve ilkesel uygulamalarının üzerinde yükseldiği en temel değer “bağımsızlık değeri”dir. BAĞIMSIZLIK DEĞERİ, yalnızca günlük karar ve eylemlerin değil, anayasal ilkelerin değil, aynı zamanda kurucu ilkelerle uygulamaların da “doğru-yanlış ölçüsü”dür.

Türkiye, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşının ürünüdür. Bu ülkenin varoluşu “ya istiklal ya ölüm” fikri ve eyleminden yükselmiştir. Bizi başka ülkelerden ayıran en önemli yönümüz budur. Bu yön, hiçbir anlamda evrensel olmayan, aynı Türkiye gibi tepesinden tırnağına tarihsellikle örülmüş Avrupa ülkelerinden başlıca farklılığımızdır. Değerler sistemimiz, tarihsel kaynaklarımız ve koşullarımızın farklılığı nedeniyle farklıdır. 21. yüzyılda Avrupa değerlerinin bizim değerlerimizin üzerinde seyretmesi için hiçbir anlamlı neden yoktur.

Avrupa Yarımadasının “Kopenhag Kriterleri”, artık gericileşmiş bir uygarlığın militan işgalci değerler setidir. Bu uygarlık, kendi varoluşunu bir zamanlar “Sezar'ın hakkı Sezar’a" diyerek geri ittiği Kilise’de, şeriat kaynaklarında aramaktadır. Bize ve dünyaya dayattığı “cemaatler devleti” ve “milliyetler devleti” eksenli demokrasi ideolojisi, artık çöken bir uygarlığın hürriyetçiliğidir.

Bu hürriyetçiliği reddediyoruz.

Eşitlik ve özgürlüğün, yalnızca ulusal bağımsızlık durumunda mümkün olacağım, şimdi her zamankinden daha iyi görüyoruz.

KAYNAK: PUSULA 9-10 (Mayıs-Haziran 2008), s. 1

Etiketler: