7 Haziran 2008 Cumartesi

Demokrasi Adına... Hepiniz Susun!

[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]

“Çağdaş uygarlık ve Avrupa Birliği temsili demokrasiyi em­rediyor.” Koskoca Türkiye'ye komut verildi: Hep birlikte hazır ol! Ve sus!

Bahar ayları 2008'de de güzel geldi. Karşıdevrime direniş sürüyor. Cumhuriyetin tüm bireyleri, tüm toplumsal örgütleri, tüm kurumları, Bağımsızlık ve Cumhuriyet savaşımını sürdürüyorlar.
Türkiye'nin tüm ilerici ve devrimci güçleri çözümün siyasal olduğunu açık seçik görüyor ve bu görevi üstlenecek siyasal liderliğin oluşumu için çalışıyor. Çünkü artık karşıdevri­min düşüncesi ayan beyan ortaya çıkmış, kafa karışıklıkları sona ermiş bulunuyor.

Kendilerine “demokrat” adı takmış karşıdevrim, Türkiye'de bir “iktidar kavgası var” diyor. Ona göre bu kavganın bir tarafında “halk, bireyler, vatandaş, merkezin dışındaki çevre, yeni elitler” var. Kavganın öbür tarafında ise “Cumhuriyetin kurucuları, ki onlar as­ker ve sivil bürokratlardı, ve şimdiki asker-sivil bürokratlar, merkez, “eski elitler" var. Kavga “halk ile elitler/seçkinler” arasında sürüyor.

Ülkemizde, ülkemizin ve halkımızın geleceği için büyük ve ciddi bir savaşım yaşandığı doğrudur. Ama bu savaşım, “halk” ile “seçkin­ler” arasında olmadığı gibi, “merkez” ile “çevre” arasında da değildir. Böyle bir ikilik gerçek yaşamda hiçbir zaman olmamıştır. Bu ikiliğe dayanan hiçbir şema, tarihsel olayları anlamaya ve açıklamaya yet­mez. Toplumdaki hangi “seçkin” toplum/halk dışında belirebilir? Toplumun/halkın hangi kesimi “kendi seçkin”i olmadan varlık gösterir? Said-i Nursi'yi, Adnan Menderes’i, Rıza Nur’u, Altan’ları, Belge’leri “halk” sayarken Mustafa Kemal’i, İsmet İnönü’yü, Mustafa Şeref Özkan’ı, Attilâ İlhan’ı, İlhan Selçuk’u, Mustafa Yıldırım’ı “seçkin” saymanın mantığı nedir? Seçim sandığında oy kullananların %47'sini “halk” yapan, %53'ü “seçkin” kılan şey, nasıl bir ölçüt olabilir?

Eğer “halk” olmanın ölçüsü tekke-zaviye çevresinde yaşam sürdürmekse, tekke-zaviye vakıflarının Babıâli paşalarıyla hanedan kadınlarının tuzla, mera, hatta köy bağışlarıyla doğduğu nasıl unutulabilir? Yeni zaman demokratlarına, vakıf mütevellisi kılığında kendilerine bağışlanmış köyleri haraca kesen tekke-zaviye erbabını “halk” saydıran ölçüt nasıl bir şeydir? Cumhuriyet'in, dini, İslamı ya da diğer dinleri, kendi egemenlikleri için siyaset, baskı ve sömürü aracı haline getiren şeriat-cemaat-tarikat-tekke-zaviye-vakıf sistemini kırıp tarihe gömdüğü için “halka karşı” görüp “elit” ilan etmenin mantığı başka bir şeydir.

Tarihten bugüne akıp gelen “çevre”, hep “merkez”le birlikte var olmuş; karşısında hep hem “çevre”den, hem “merkez”den oluşan en az bir karşı sosyal hareket bulmuştur. Aynı Osmanlı döneminde olduğu gibi, aynı Cumhuriyet'in kuruluşunda ve bugün de olduğu gibi! Gerçekte var olan ayırım “merkez-çevre” ya da “halk-elit” ayırımı değildir. Gerçekte var olan ayırım “egemen sınıf-ezilen sınıf” ayırımından ibarettir. Bu ayırım toprak reformu isteyen köylü, siyasetçi, bürokrat, aydın bloğu ile buna direnen toprak sahibi, siyasetçi, bürokrat, yazar arasındadır. Bu ayırım toplumsal eşitlik isteyen işçi, siyasetçi, bürokrat, aydın bloğu ile buna direnen işbirlikçi tekelci sermaye ve bunların “seçkinleri” arasındadır. Bu ayırım ülkesi için bağımsızlık talep eden halk ve aydınlarla Türkiye'yi küresel sömürgecilikte yok etmek için uğraşanlar arasındaki ayırımdır.

Halk, 2007’nin bahar aylarında ne istediğini ortaya koymuştur. Cumhuriyet savunmasını “elit işi” saymaya ısrar eden­ler, görmemeye çalıştıkları bu muazzam kitleyi önce “tuzu kurular”, sonra “bindirilmiş kıtalar” diye “halk-dışı” ilan etmemiş­ler miydi? Karşıdevrimci ideolojinin Cumhuriyet savunmasına vurmaya çalıştığı “elit” damgası, Nisan mitingleriyle “Bin Dirilmiş Kıtalar”la cevabını almıştır. Karşılarında halkı, Cumhuriyet savunması için ayağa kalkmış görenler, bu sözde derin analizlerini en sonunda “Hitler de kitlelerle yürümüştü” veciz sözüyle kendileri reddetmişlerdir.

Karşıdevrimin kendine biçtiği “halk” olma hali, hem teoride hem yaşamda gürültüyle çöküp gitmiştir. Şimdi halk, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri karşıdevrimce örselenen, ama halkın aklına ve kalbine hâkim olan zihniyeti, yani Bağımsız Türkiye zihniyetini yükselten yüksek yargı organlarıyla gurur duymaktadır.

Ülkemiz ve geleceğimiz adına! Konuşun!

KAYNAK: PUSULA 8 (Nisan 2008), s. 1

Etiketler:

Ulusalcılık İlericiliktir

[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]

Ulus, tarihsel ilerlemenin insan topluluğunun biçimi bakımından günümüzde ulaşılmış olan aşamadır. İnsanların etnik milliyetlerde somutlanan “doğanın bir parçası” durumundan “doğanın egemeni” haline gelişlerinin bir göstergesidir. “Doğa”ya bağımlı kana dayalı örgütlenmeden, toprağa ve devlete dayalı siyasal örgütlenmeye ilerlemenin, yani insanın özgürleşmesinin kendisidir. Bu nedenle ulusalcılık, dünya geneli bakımından tarihsel olarak ilericiliktir. Bunun yanı sıra ulusalcılık, soruna sömürge ve bağımlı ülkeler bakımından yaklaşıldığında da ilericiliktir. Etnik topluluklara ve milliyetlere karşı “ulus”tan yana olmak, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı çıkmak anlamına gelir.

İnsan topluluklarının ulus ve ulus-devlet biçimi, kapitalizm döneminde neredeyse en baştan beri ikiye ayrılarak serpilmiş ve genişlemiştir. Batı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere kapitalizm ve onunla doğan insan topluluğu biçimi ulus, bir başka büyük süreçle iç içe gelişti. Bu ülkeler, 1500’lü yıllardan bu yana dünyayı talan eden sömürgeci ülkelerdi. Köleleştirmek için girdikleri her toprak parçasında, karşılarında direnen halklar buldular. Sömürgecilerin kendi içlerinde sağladıkları yüksek birlik güçlerinin nedenlerinden biriydi. Bunlara karşı aileler, soy toplulukları, aşiretler biçiminde direnmek mümkün değildi. İnsan topluluğunun ulusal biçimi, sömürgelerde sömürenin taşımasıyla ya da sömürenin taklidiyle değil; kendini ve anayurdunu savunma savaşı dinamiğinde, anti-sömürgecilik olarak doğdu. İşgal edilenler, askeri valiliklerin emrine sokulanlar, sömürgecilik karşıtı mücadelenin gerekleri ve zorlamasıyla ulusal oluşumu yükselttiler.

Avrupa dışı merkezden bakarsak, kapitalizm ve sömürgeci-ulus önceki yüzyıllarda “Hellenleştirme” adıyla bildiğimiz gibi, insanın insanı köleleştirmesinin yeni bir aşamasından başka bir şey değildir. Ama ulus, aynı zamanda bu dünyada köleleştirmeye direnen insan topluluklarının, sömürgeciye karşı en etkili vazgeçilmez silahı olmuştur. Boyunduruk vurulmak istenen halklar, sömürgeleşmeye doğanın bağlarından toplumsal amaçlar bağına yükselerek kopmuşlardır. Dünyanın beşte dördünde ulus, klan-kabile ayrımcılığını aşarak, köleliğe isyanın ve bağımsızlık mücadelesinin toplumsal biçimi olmuştur.

Günümüzde kendini “çoksolcu” sunan Troçkist, otonomcu, NewYorklu ya da AvroMarksist, kendini solcu sanan eleştirel teorici vb. kanatların değerlendirmeleri gülünçtür. Bunlara göre “ulus kapitalizmin yarattığı bir şeydir; ulusa sahip çıkan kapitalizme sahip çıkmış demektir.” Peki ne yapmalıyız? Soy-boy-aşiret-milliyetlere mi sahip çıkmalıyız? İyi ama, mantık böyle kurulacaksa, o zaman da köleci - feodal toplumlara sahip çıkmış oluruz!

Bazıları, kapitalizmi yıkmak için kapitalizm-öncesi topluluk formlarını desteklemekte sakınca görmüyor. “Ulus”un fırsat tanımadığı ve ona göre ezdiği etnik milliyetlere özgürlük istiyor. Çeşitli boylardan “çoksolcu”, bu durumda “milliyet’çilik” gericiliğine yuvarlandığını kabul etmiyor; çünkü diyor “bunlar ezilen halklardır; varoluş hakları gaspedilmiştir”. “Hak” ilkesi saygıdeğerdir; bunu söyleyen tartışmayı tartışmasız kazanır. Ama iki soruyu aydınlatmak koşuluyla: (1) Hak ve ezme-ezilme durumunu sınıflardan etnik topluluklara taşıyarak saptamak nasıl bir solculuktur? (2) Topluluk hakları politikası küresel emperyalizmin ABD-AB’nin güncel politikasıdır. Bu gerçek, bu tür bir “hak” savunucusunu toplumsal mücadelenin hangi cephesine sürükler?

Küresel emperyalizm, bütünleşik dünya pazarı için ulusal devleti kendi önündeki biricik engel ilan etmiş durumdadır. Sınır’sız bir dünyayı kurmanın bulunabilmiş en etkili yolu ulusal devletlerin “milliyetler devleti” ve bazı yerlerde “bölge devletler”e doğru parçalanmasında bulunmuştur. Küresel emperyalizm, küreselleşme diyerek kozmopolitizmi yükseltiyor. Kozmopolitizm ise ilginçtir, “AB(D) büyük devlet şovenizmi”yle yürüyor. Etnik dillerin ve kültürlerin kültürel-siyasal haklara kavuşması isteği, İngiliz dilinin ve sözde ulusüstü, gerçekte birkaç büyük devlete ait örgütlenmelerin karşı konulması güç yayılmacılığına dikkat vermeyi reddediyor. Büyük devletlerin şovenizmi ve kültür emperyalizmi, ulusal toplumları yok etme saldırısını “milliyetlere hürriyet” politikasıyla yürüterek en büyük desteği milliyet’çilerden alıyor.

Emperyalizmin sunduğu gelecek perspektifi, “ulusal vatandaşlık”a karşı “dünya vatandaşlığı” diye sunulmuştu. Dünya vatandaşlığının küresel tekellerin “şirket vatandaşlığı”ndan başka bir şey olmadığı kısa zamanda ortaya çıktı. Bu “dünya devleti”, yeni vatandaşların yalnızca şirket personeli olanlarına, küresel sermaye çıkarlarıyla değerlerine odaklanmış Amerikan-İngiliz özlü kozmopolit bir avuç insana sınır’sız dünya gösterdi, buna karşılık milyarlarca insan için ise göçmen yasaları ile insan ticaretini sundu.

Günümüzün iki cephesi şöyle belirlenmiş bulunuyor: Etnik milliyet’çilik - kozmopolitizm - AB(D) şovenizmi.
Bu çizginin karşısında ise şu kavramlarla kurulmuş cephe var: Ulusalcılık - enternasyonalizm - antiemperyalizm.

Ulusalcılığın sunduğu gelecek perspektifi, beşeriyetin uluslar dayanışması temelinde eşitlikçi birliğidir. Bu birlik, emperyalizme karşı dünya genelinde dayanışma içinde mücadele verecek ulusların yakınlaşması ve kaynaşmasıyla gerçekleşecektir. Başka türlüsü hayaldir. Çünkü, beşeriyetin birliği, eşitsiz gelişme yasasına mahkûm olan kapitalist temelde hiçbir biçimde gerçekleştirilemez. 21. yüzyılda, sözde küreselleşme gerçekte küresel emperyalizm çağında ulus, sömürgeciliğe karşı mücadele tarihinden beslenen büyük bir direniş kaynağıdır. Günümüzde ABD ve Avrupa Birliği, en çok da Avrupa Konseyi adı verilen örgütü kullanarak, bu direniş kaynağını ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Ulusal birlik mücadelesi, emperyalist yıkıma karşı elimizdeki temel panzehirdir.

KAYNAK: PUSULA 4 (Aralık 2007), s. 1

Etiketler: