Demokrasi Adına... Hepiniz Susun!
[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]
“Çağdaş uygarlık ve Avrupa Birliği temsili demokrasiyi emrediyor.” Koskoca Türkiye'ye komut verildi: Hep birlikte hazır ol! Ve sus!
Bahar ayları 2008'de de güzel geldi. Karşıdevrime direniş sürüyor. Cumhuriyetin tüm bireyleri, tüm toplumsal örgütleri, tüm kurumları, Bağımsızlık ve Cumhuriyet savaşımını sürdürüyorlar.
Türkiye'nin tüm ilerici ve devrimci güçleri çözümün siyasal olduğunu açık seçik görüyor ve bu görevi üstlenecek siyasal liderliğin oluşumu için çalışıyor. Çünkü artık karşıdevrimin düşüncesi ayan beyan ortaya çıkmış, kafa karışıklıkları sona ermiş bulunuyor.
Kendilerine “demokrat” adı takmış karşıdevrim, Türkiye'de bir “iktidar kavgası var” diyor. Ona göre bu kavganın bir tarafında “halk, bireyler, vatandaş, merkezin dışındaki çevre, yeni elitler” var. Kavganın öbür tarafında ise “Cumhuriyetin kurucuları, ki onlar asker ve sivil bürokratlardı, ve şimdiki asker-sivil bürokratlar, merkez, “eski elitler" var. Kavga “halk ile elitler/seçkinler” arasında sürüyor.
Ülkemizde, ülkemizin ve halkımızın geleceği için büyük ve ciddi bir savaşım yaşandığı doğrudur. Ama bu savaşım, “halk” ile “seçkinler” arasında olmadığı gibi, “merkez” ile “çevre” arasında da değildir. Böyle bir ikilik gerçek yaşamda hiçbir zaman olmamıştır. Bu ikiliğe dayanan hiçbir şema, tarihsel olayları anlamaya ve açıklamaya yetmez. Toplumdaki hangi “seçkin” toplum/halk dışında belirebilir? Toplumun/halkın hangi kesimi “kendi seçkin”i olmadan varlık gösterir? Said-i Nursi'yi, Adnan Menderes’i, Rıza Nur’u, Altan’ları, Belge’leri “halk” sayarken Mustafa Kemal’i, İsmet İnönü’yü, Mustafa Şeref Özkan’ı, Attilâ İlhan’ı, İlhan Selçuk’u, Mustafa Yıldırım’ı “seçkin” saymanın mantığı nedir? Seçim sandığında oy kullananların %47'sini “halk” yapan, %53'ü “seçkin” kılan şey, nasıl bir ölçüt olabilir?
Eğer “halk” olmanın ölçüsü tekke-zaviye çevresinde yaşam sürdürmekse, tekke-zaviye vakıflarının Babıâli paşalarıyla hanedan kadınlarının tuzla, mera, hatta köy bağışlarıyla doğduğu nasıl unutulabilir? Yeni zaman demokratlarına, vakıf mütevellisi kılığında kendilerine bağışlanmış köyleri haraca kesen tekke-zaviye erbabını “halk” saydıran ölçüt nasıl bir şeydir? Cumhuriyet'in, dini, İslamı ya da diğer dinleri, kendi egemenlikleri için siyaset, baskı ve sömürü aracı haline getiren şeriat-cemaat-tarikat-tekke-zaviye-vakıf sistemini kırıp tarihe gömdüğü için “halka karşı” görüp “elit” ilan etmenin mantığı başka bir şeydir.
Tarihten bugüne akıp gelen “çevre”, hep “merkez”le birlikte var olmuş; karşısında hep hem “çevre”den, hem “merkez”den oluşan en az bir karşı sosyal hareket bulmuştur. Aynı Osmanlı döneminde olduğu gibi, aynı Cumhuriyet'in kuruluşunda ve bugün de olduğu gibi! Gerçekte var olan ayırım “merkez-çevre” ya da “halk-elit” ayırımı değildir. Gerçekte var olan ayırım “egemen sınıf-ezilen sınıf” ayırımından ibarettir. Bu ayırım toprak reformu isteyen köylü, siyasetçi, bürokrat, aydın bloğu ile buna direnen toprak sahibi, siyasetçi, bürokrat, yazar arasındadır. Bu ayırım toplumsal eşitlik isteyen işçi, siyasetçi, bürokrat, aydın bloğu ile buna direnen işbirlikçi tekelci sermaye ve bunların “seçkinleri” arasındadır. Bu ayırım ülkesi için bağımsızlık talep eden halk ve aydınlarla Türkiye'yi küresel sömürgecilikte yok etmek için uğraşanlar arasındaki ayırımdır.
Halk, 2007’nin bahar aylarında ne istediğini ortaya koymuştur. Cumhuriyet savunmasını “elit işi” saymaya ısrar edenler, görmemeye çalıştıkları bu muazzam kitleyi önce “tuzu kurular”, sonra “bindirilmiş kıtalar” diye “halk-dışı” ilan etmemişler miydi? Karşıdevrimci ideolojinin Cumhuriyet savunmasına vurmaya çalıştığı “elit” damgası, Nisan mitingleriyle “Bin Dirilmiş Kıtalar”la cevabını almıştır. Karşılarında halkı, Cumhuriyet savunması için ayağa kalkmış görenler, bu sözde derin analizlerini en sonunda “Hitler de kitlelerle yürümüştü” veciz sözüyle kendileri reddetmişlerdir.
Karşıdevrimin kendine biçtiği “halk” olma hali, hem teoride hem yaşamda gürültüyle çöküp gitmiştir. Şimdi halk, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri karşıdevrimce örselenen, ama halkın aklına ve kalbine hâkim olan zihniyeti, yani Bağımsız Türkiye zihniyetini yükselten yüksek yargı organlarıyla gurur duymaktadır.
Ülkemiz ve geleceğimiz adına! Konuşun!
KAYNAK: PUSULA 8 (Nisan 2008), s. 1
Etiketler: PUSULA'dan

