20 Eylül 2007 Perşembe

Kısa kısa...

MONDROS koşullarına razı olup kalan ömrümüzü Anadolu’nun ancak bir köşesine hükmedebilecek kadar aşağılanmış Halife’nin emrinde mi tamamlayalım?

Yoksa, her şeyi göze alarak onurlu bir şahlanışla yeni bir ufka mı yönelelim?

Şimdiki kararsızlık ortamında yeni ufuklara yönelmek, elbet Mustafa Kemal’in yaptıklarını değişik koşullarda tekrarlamak değildir. Ama, aynen yapılması gereken bir şey var: Gönlümüzdeki idealin “gerçekleştirilebilir”liğine inancımızı yitirmeden doğru bildiğimiz yolda durmadan yürümek.

KAYNAK: Mümtaz SOYSAL, “1919 ve 2007” (AÇI) CUMHURİYET (10 Eylül 2007)

***

TOPLUMUN sağlıklı bir şekilde siyasal güce ortak olması, demokrasinin gelişmesi ve korunmasında temel ögedir. Tek ve mutlak hâkim olduğunu sananlar, demokrasiyi kurum ve kuralları ile işletmezlerse kendilerini en güçlü hissettikleri süreçlerde sistemi tıkarlar. (...)

Sivil itaatsizlik, şiddet içermeyen itaatsizliktir. Bireysel veya politik tüm diyalog yollarının kapandığı, tükendiği yerde, bireysel bilincin toplumsal bilince, kolektif bilince ulaştığı bir eylem biçimidir. Demokratik istemleri iletme yöntemidir. (...)

Yurttaşlık erdem olarak itaatkâr olmaktan ziyade sorumlu olmayı gerektirir. Sorumlu yurttaş özellikle de demokrasiyi amaç değil araç sayan hükümetlerin önünde, evet efendim deyip elpençe divan durmaz. (...) Her seçimde oy kullanarak yurttaşlık görevlerini tamamladığını, hatta bütün sorumluluğu devrederek hiçbir konuda yönetim paydaşı olmadığını düşünmez. (...) Şiddet içermeyen eylemlerle hem iktidarı sarsar, hem de demokrasiyi geliştirme yöntemini gösterir.

Cumhuriyet kuruluş ve kazanımlarına tamamen ters bir dünya görüşünün Cumhurbaşkanlığına gelmesi çabaları sivil itaatsizlik sürecine götürebilir. Demokrasinin diğer unsurlarla ortak hareket ve uzlaşma anlayışı bitmektedir. Birileri hazmettire hazmettire geldiğini açıklamaktadır. Bu durumda çağdaş laik Cumhuriyetten yana olanlar, yurttaş sorumluluğu ile görevlerini yapmalıdır. Sivil itaatsizlik bir yurttaşlık sorumluluğudur. Demokratik, saydam, amacı belli, şiddet içermeyen ve yasalara saygılı bir Cumhuriyeti sahiplenme ve koruma eylemi olarak gündeme girmelidir artık.

KAYNAK: Osman İNCİ, “Sivil itaatsizliğe doğru” (OLAYLAR ve GÖRÜŞLER) CUMHURİYET (31 Aralık 2006)

***

PSİKOLOG Dr. Martin Seligman ve arkadaşları ortaya bu terimi koydukları zaman, insanlar kendi umarsız durumlarını biraz daha iyi anladılar. "Öğrenilmiş çaresizlik- learned helplesness ", hayvan ve insanlarda başlarına gelen şeyler üzerinde hiçbir denetimleri olmadığını gördükleri zaman ortaya çıkan "ne olduğunu anlayamama, hiç bir şey yapamadan öylece bakıp kalma" durumudur. İnsanlar tek olarak ya da çoğul olma koşulunda, daha önce de yaşayıp hiçbir şey yapamadıkları koşulları yeniden yaşadığında "öğrenilmiş çaresizlik" durumunu yaşarlar. Son seçimler, bu sonucu beklemeyenlerde buna benzer bir durum yarattı.

Şimdi, sorunu önümüze koyup duruma açıklıkla bakalım. Biz nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?

Biz, çağdaş, uygar, laik, bağımsız, iyi eğitimli, kültürlü, bilimsel düşünceli, sanatla zenginleşmiş, refah içinde, eşitlikle paylaşımcı bir toplumda yaşamak istiyoruz.

Din eksenli bir yaşam biçiminin insanlığın kültürel gelişiminin gerilerinde kaldığını biliyoruz, toplumu bu konuda uyarıyoruz, bu anlamda açılmış olan yolda yürümesini istiyoruz. Ama çoğunluk bizim gibi düşünmüyor mu? Düşünmez.

Dünyadaki gelişmelere bakınız. Çoğunluklar her zaman " durumun devamını" istemiş, rahatının bozulmasından kaçınmıştır. Eğer değişimi çoğunluk isteseydi bir şey yapmak da gerekmezdi.
Durumu kötü olan insan bile "durumunun daha kötüye gitmesinden korkar".

Bizim topluma da yüzyıllar boyunca "öğrenilmiş çaresizlik" aktarılmıştır. Din öğretisinde "kul", padişah yönetiminde "köle" olan kişi nasıl birey olabilir. Onun için de bizim toplumumuzun insanı her şeyi "başkasından bekler", kendisinden hiç bir şey beklemez. Yaşamına kendi iradesinin yön verebileceğine inanmaz. Her şeyini kaderin belirleyeceğine inanır ve "rahat eder", işin kolayını bulmuştur.

Atatürk 'ün bütün mücadelesi, "yüzyıllar boyunca kul-köle edilmiş" insanımızı birey yapabilmek içindi. "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür insanlar yetiştiriniz " sözünü öğretmenlere bunun için söylemişti. Ama dışarıdan küreselleşmenin "tüketime teslim edilen insan"ı, içeriden "din inancıyla yaşamaya yönlenen insan" olması için yapılan çalışmalarla bu hedeften uzaklaşıldı.
Şimdi ne yapalım? Ne yapsak olmuyor mu? Biz bu işi beceremiyor muyuz?

Hayır, işte bu, yılgınlığa düşmektir; bu, " öğrenilmiş çaresizliğe" teslim olmaktır. Görev şimdi başlıyor.

Demek ki, yeterli çalışmayı yapamadık. Yapmamız gereken budur.
Demek ki sağlam bir örgütlenmeyi başaramadık. Yapmamız gereken budur.
Demek ki daha iyi analiz yapamadık. Yapmamız gereken budur.
Demek ki, mücadelenin bugünden başladığını göremedik. Yapmamız gereken budur.
Yıl 1919. Mücadele bugün başlıyor.

KAYNAK: Erdal ATABEK, “Öğrenilmiş çaresizlik” (2000'Lİ YILLAR) CUMHURİYET (20 Ağustos 2007)

Etiketler:

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa