24 Ağustos 2007 Cuma

Atatürk Devriminde öğretmenliğin stratejik önemi

Prof. Dr. Sina AKŞİN

Önce Atatürk devrimiyle ilgili bazı temel saptamaları yapalım.

Atatürk Devrimi şıklık, hoşluk olsun diye yapılmadı. Atatürk’ün gönlünden kopan bir armağan da değildir. Atatürk Devrimi zaruret olduğu için gerçekleştirildi. Çünkü Sevr Antlaşması maskelenmiş, kozmetik bir işleme uğratılmış, Türklüğün idam kararıydı. Batı, Balkanlar’da ulusal Hıristiyan devletlerin kurulmasıyla Türkleri Rumeli’den kovmak, o ülkeleri etnik temizliğe tabi tutmak amaç ve programını daha önce belli etmişti. Şimdi Sevr ile Anadolu’nun da aynı yazgıya bağlandığı, Rumeli’de büyük ölçüde gerçekleştirilmiş olan sürecin artık Anadolu’da uygulanacağı ortaya çıkmıştı.

Kurtuluş Savaşı ve Lozan bu gelişmeyi tersine çevirdi. Fakat Atatürk görüyordu ve Türkler de hissediyorlardı ki, Batı ilk fırsatta Sevr’i yeniden tezgâhlamaya kalkışabilirdi. Bunun olmaması için Türkler Avrupalılar kadar eğitimli, kültürlü, bilim sahibi, Avrupalılar kadar üretken, varlıklı olmak zorundaydılar. Atatürk Devrimi Türk insanını bu niteliklerle donatmak için yapıldı. Başka deyişle Türklerin Anadolu’da kalabilmeleri Atatürk Devriminin ereklerine ulaşmasıyla olanaklıydı. Atatürk Devrimi 1950’ye değin yürüdü, sonra kısmi karşıdevrimin etkisiyle durduruldu, donduruldu. Artık Türkiye kısmi karşıdevrimin gölgesinde ancak evrimsel ve maddi (iktisadi) gelişmelere izin veriyordu.

Atatürk Devriminin niteliğini de burada saptayalım. Felsefi açıdan bakıldığında, bunun bir aydınlanma hareketi olduğunu görüyoruz. Yani, Ortaçağ dogmatizmine karşı, zihnin sınırsız özgürlüğünü isteyen bir hareket. Kalkınma modeli olarak ele alındığında bütünsel, topyekûn kalkınmayı amaçladığını saptıyoruz. Yani müzik, kadın hakları, bilim, spor gibi alanlar, enerji, yol, sanayi kadar önemlidir. Akla gelecek her alanda kalkınılacaktır. Öncelikli alan ya da alanlar yoktur. Devrimin siyasal-ideolojik programına gelince, Altı Ok’tur. Altı ilkeyi burada açıklamak gereği yoktur. Demek ki Atatürk Devrimi felsefe, kalkınma modeli, siyasal-ideolojik boyutları olan dört başı mamur, çok kapsamlı bir dizgedir (sistemdir).

Bu saptamanın ışığında nelerin Atatürkçülük olarak kabul edilemeyeceğini de görelim.

Bir kez tören Atatürkçülüğü gerçek Atatürkçülük değildir. Tersine Tören Atatürkçülüğü kısmi karşıdevrim olgusunu gizlemek, duyumsatmamak için bir kamuflajdır, bir sahteciliktir. Tören Atatürkçülüğünü devrimle ilgili yıldönümlerinde kutlamaları, törenleri, her tarafta Atatürk’ün adını, resimlerini, büstlerini, yontularını gören Atatürkçüler devrimin devam ettiğini sanırlar, güven duyularını sürdürürler. Oysa kısmi karşıdevrim devrimi tersine çevirmediyse de onu durdurmuştur. Üstelik, bir gün tam karşıdevrime dönüşebilecek gerici bir birikimi başlatmıştır.

Atatürk Devriminin belli bir yönünü alıp onu Atatürkçülüğün özü olarak sunan, öbür yönlerini yok ya da önemsiz sayanlar da Atatürkçülüğü eksik, dolayısıyla yanlış anlamış sayılmalıdırlar. Teşbihte hata olmaz. Fili bilmeyen körlerin fili anlamak için bir yerini elleyip ona göre fili tanımlamalarına benzer bu iş.

Yalnızca laikliği ya da onunla birlikte yalnızca Cumhuriyetçiliği vurgulayanlar var. Onlara göre devrim bu esaslara indirgenebilir. 12 Eylül 1980 sürecinde Profesör Reşat Kaynar, büyük olasılıkla cuntanın isteği üzerine altı oktan üçünü öne çıkaran, öbürlerini çağdışı, gereksiz diye niteleyen bir konuşma yapmıştı darbeden kısa bir süre sonra. Kaynar’a göre makbul ilkeler Cumhuriyetçilik, Laiklik ve Milliyetçilik’tir. Çağdışı, gereksiz ilkeler başta Devletçilik, Halkçılık, Devrimcilik’tir. Cunta böyle istiyordu, ama onun da böyle düşünmesini küreselleşme, yani Batı Emperyalizmi dayatmaktaydı. Altı Ok’ta temizlik yapma düşüncesi, daha sonra “değişim” diye soyut ve küresel bir kavramı benimseyen, amblemi altı ok olan CHP’de de görüldü. Bu talebi en çok dillendirenlerden biri, sanırım Ercan Karakaş’tı. (Ayrıca şimdiki CHP önderinin bir TV programında Altı Ok için “o babaannenin resmi gibi duvarda duracak” sözü, birkaç ilkenin değil bütün ilkelerin hafife alınması göstergesi sayılabilir.)

Devrimin iktisadi yönünü öne çıkarmak isteyenler de var. Atatürk’ün 1923’te İzmir’deki İktisat Kongresi’nde Türkiye’nin bir iktisat devri başlatacağını söylemesi, bu gibiler için bir dayanak oluşturuyor. Atatürk’ün böyle konuştuğu doğrudur. Ancak bilindiği gibi, Sakarya Savaşı’nın az öncesinde Yunan Ordusu Ankara üzerine yürüdüğü sırada 16-21 Temmuzda bu kentte toplanan Maarif Kongresinin açılışında Atatürk uzunca bir konuşma yaptı. Ulusal bir eğitimi, silahla olduğu kadar dimağ ile mücadele edilmesi gereğini vurguladı. Demek ki kültür, bilim, eğitimin öneminin her zaman bilincinde olmuştur. Ayrıca, Menemen Olayından sonra kültürün önemini daha da derinden kavrayarak Halkevleri’ni kurduğunu görüyoruz. 1936’da ise Türkiye Cumhuriyetinin temelinin kültür olduğunu söylemiştir. Oysa Şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşları Kadro Dergisinde devrimi devletçiliğe indirgemeye kalkışmışlardır. İktisada yapılan aşırı vurguya “ekonomizm” deniyor. Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi elektrik üretimiyle özdeşleştirenler gibi, bu, Marksiz’min “altyapı üstyapıyı belirler” görüşünden kaynaklanan yanlış bir vurgudur. Yanlışı şundan bellidir ki, Suudi Arabistan’da en son teknolojiler, bilgisayarlar, vb.. kullanıldığı halde insanlar ortaçağda yaşıyor. O ileri teknoloji ortaçağın hizmetindedir. Çağcıl bir toplum yaşantısı, çağcıl eğitim, kültür, bilim yasaklanmıştır.

Yalnızca devrimin aydınlanma yönünü vurgulayıp iktisadi yönleri arka düzleme atanlar da yanılıyorlar. Devletçiliğin (karma ekonominin) sonradan gelişmeye çalışan ülkeler için onsuz olmaz bir siyaset olduğu, son on yıllarda bunu uygulayan Çin’in büyük başarısından belli olmuştur. Tam sosyalizmden, kamu mülkiyetinden tam kapitalizme özel mülkiyete kendini savuran Rusya’nın yaşadığı korkunç sıkıntıları, acıları herkes biliyor. Bugün Türkiye’nin içine düştüğü felaket, büyük ölçüde devletçilikten vazgeçilmesi yüzündendir.

Şimdi Devrim için yaşamsal, stratejik önemi olan iki kuruma göz atalım. İlk önce ordu akla gelmektedir. Çünkü devrimi olanaklı kılan İnönü, Sakarya’daki zaferler ve tabii Büyük Zafer’dir. Büyük Zafer’in görkemli parlaklığı, Atatürk’e devrimi yürütebilmesini olanaklı kılan büyük bir nüfuz sağlamıştır. Örneğin, Nutuk’ta saltanatın kaldırılması konusunda Encümen’de yaptığı müdahaleyi (fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir) ancak muzaffer bir komutan yapabilirdi. Demek ki, ordu devrimin yapılabilmesi bakımından onsuz olmaz bir işlev görmüştür.

Bir de gerçekleştirilmiş devrimin sürdürülmesi ve korunması sözkonusudur. Bu, hem dıştan gelecek tehlikelere, hem de içte çıkabilecek gerici, karşıdevrimci hareketlere karşı olabilir. Nitekim Şeyh Sait ve Dersim gerici, feodal ayaklanmaları, ordu tarafından bastırılmıştır. Bir iddiaya göre birincisini Musul’u vermemek için İngiltere, ikincisini Hatay’ı vermemek için Fransa kışkırtmıştır. Ordunun devrimi sürdürme ve koruma görevi, bugün de devam etmektedir. 28 Şubat 1997’de ordunun zorunlu eğitimin sekiz yıla çıkarılması için yaptığı dayatma, yakın bir zamanda onun yaptığı çok değerli bir devrim hizmeti sayılmalıdır.

Nasıl ordu devrim için yaşamsal önem taşıyorsa, eğitim de öyledir. Hemen belirtmek gerekir ki, burada sözkonusu olan eğitim, devrimci öğretmenlerce yürütülen eğitimdir. Yoksa, şeriatçı öğretmenlerin uyguladığı eğitimin ancak karşıdevrime yararı olabilir.

Öğretmenler devrim için çok önemlidir. Çünkü çocukları ya da gençleri doğrudan etkileyebilmek olanağına sahiptir onlar. Devrimci bir mühendis, doktor, yönetici, devrim için büyük hizmetlerde bulunabilir. Fakat genellikle bu meslektekiler bir öğretmen denli insanları doğrudan etkilemek olanağına sahip değildirler. Üstelik, öğretmenin karşısında gençler ve özellikle çocuklar vardır ki, insanların en etkilenebilir çağındadırlar. Başka bir deyişle bir öğretmen kafaları, yani zihniyetleri oluşturmak olanağına sahiptir. Atatürk Devriminin bu olanağı sonuna dek kullandığından kuşku duyulmamalıdır.

Öğretmenlerle ilgili iki kurumdan da söz etmek istiyorum. Biri Köy Enstitüleridir. Bu, devrimin büyük bir buluşudur. Köyden alınan çocukların öğretmen olarak eğitilerek aynı ya da benzer bir köye gönderilmesi... Çocukluğu köyde geçtiği için Enstitü mezunlarının uyum sorunu olmuyordu. Ayrıca, bu gençler yalnızca ilkokul öğretmeni olarak yetişmiyorlardı. Aynı zamanda teknisyendiler. Buğday en iyi nasıl yetiştirilir, ağaç nasıl aşılanır, duvar nasıl örülür, arıcılık nasıl yapılır, bunları uygulamalı olarak öğreniyorlardı. Onların bu niteliği, köy için büyük bir kazanç oluyordu. Köydeki en gerici insan için bile öğretmenin bu hünerleri değerliydi. Köy Enstitülerine önemli üçüncü bir işlev daha yüklenmişti. Onlar kültür ve sanat insanları olarak yetişiyorlardı. Roman okuyor, resim yapıyor, keman çalıyor, tiyatro oynuyorlardı, vb. Böylece öğrencilerine aydınlanma anlayışını aşılayacak durumda oluyorlardı.

Günümüzde Köy Enstitüleri yeniden canlandırılmalıdır diye düşünüyorum. Ama bu sefer köyler halkının önemli ölçüde kentlere yerleştiklerini dikkate alarak bir de Kent Enstitüleri açılmalı ve buralarda Köy Enstitüsü yaklaşımıyla varoşlar, gecekondu semtleri için ilköğretim öğretmenleri yetiştirilmelidir. Ancak bu yoldan tarikatların büyük ölçüde hegemonya kurmuş oldukları varoşlara aydınlanmayı sokabiliriz. Kimileri, Köy Enstitülerinin kırklı yıllardaki uygulamalarının, işleyişinin ayrıntılarına bakarak bunların yeniden canlandırılamayacağını savunuyorlar. Örneğin haklı olarak köy öğretmenlerine düşük maaş verilemeyeceğini ileri sürüyorlar. Oysa Köy Enstitüleri uygulamasının o günlere özgü kimi ayrıntılarına takılmadan, yukarıda gösterdiğim esaslarını, ruhunu canlandırmak sözkonusudur.

İkinci kurum Halkevleri’dir. Kent ve kasabalarda aydınlanmayı yaymak için 478 Halkevi, 4322 Halkodası açılmıştı. Bunlar, kültür ve sosyal çalışma merkezleriydi. Dokuz kolda etkinlik yapıyorlardı. Köy ve kentte sosyal çalışmalarıyla, kütüphane, müzik, resim, spor, tiyatro, kurs çalışmalarının yürütülmesinde öğretmenler önemli rol oynuyorlardı. Okulda, lisede dersini bitiren beden eğitimi öğretmeni, edebiyat öğretmeni, müzik öğretmeni, yabancı dil öğretmeni, resim öğretmeni gelip Halkevi ve Halkodalarında yurttaşlara kendi dallarında çalışmalar yaptırıyorlardı. Yani, Halkevi hareketinin ruhu öğretmenlerdi denebilir.

Demek ki, Atatürk Devrimi için öğretmenlik ne denli stratejik önemi olan bir meslekse, Köy Enstitüleri ve Halkevleri de öğretmenlikle doğrudan ilişkili olduklarından, devrimin stratejik kurumlarıdır. Şunu da önemle vurgulamak gerekir ki, Devrim bu bilinçle öğretmenliği birinci sınıf bir meslek haline getirmiştir.

1950’de başlayan kısmi karşıdevrim hareketi gayet bilinçli hareket etmiş ve dört şey yapmıştır. 1951’de CHP örgütüdür diye Halkevleri ve Halkodaları’nı kapatmıştır. Oysa bunlar çok önemli bir kamu hizmeti görüyorlardı. CHP’den ayrılıp kamulaştırılmalıydılar. İkinci olarak, 1946-1950 döneminde zaten adamakıllı zayıflatılmış olan Köy Enstitüleri komünistlik yapılıyor diye kapatıldılar. Bu suçlamanın hiçbir ciddi yönü yoktu. Bizde çoğu kez komünizm düşmanlığı, aslına Atatürk düşmanlığının bir maskesidir. Kaldı ki, Demokrat Parti iktidarı isteseydi, enstitüleri kendi tutucu ideolojisini açıklamak için kullanabilir, onları bu biçimde yaşatabilirdi. Ama, onların derdi bunları kapatmaktı. Üçüncü olarak, maaş politikaları ve diğer yönlerden öğretmenlik ikinci sınıf bir meslek konumuna düşürüldü. Gençler ancak ÖSS’de aldıkları puanlarla bazı gözde mesleklere giremeyeceklerse, son çare olarak öğretmenliği seçiyorlardı. Bugün ne yazık ki, birçok öğretmen kitap, dergi okumayan, vaktini okey gibi oyunlar oynayarak geçiren kişilerdir. Dördüncü olarak, Erbakan’ın arka bahçemiz diye tanımladığı imam gereksiniminin çok ötesinde imam-hatip okulları açılmaya başlandı.

Bu dört karanlık adımı Demokrat Parti iktidarına attıran kısmi karşıdevrim, yani bu hareketin gerisindeki şeyhler ve ağalardı. Bu, ortaçağın ne denli akıllı ve bilinçli, “devrimciyim, ilericiyim” diyerek bu gidişe seyirci kalanların da ne denli gafil olduğunu gösterir.

Türkiye bugün karanlık bir çöküntü görüntüsü veriyor. Birçok aydın, çare olarak Atatürk Devrimine dönme gereğini savunuyorlar. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi için, kanımca, mutlaka kısmi karşıdevrimin attığı dört adımı tersine çevirmekle başlamak gerekir. Her ilçede, her semtte yeniden halkevleri açılmalıdır. Köy ve kent enstitüleri açılmalıdır. Öğretmenlik mesleği, mühendislik, yargıçlık, subaylık, doktorluk, üniversite öğretim üyeliği gibi gözde bir meslek haline getirilmelidir. İmam gereksinimi kadar imam-hatip okulu olmalı, gerisi normal liseye dönüştürülmelidir. Bunlar yapılmadan yeniden Devrim yoluna girilemeyeceğine inanıyorum. Köy Enstitülerine hayran olan, fakat onların yeniden açılmasını gündeme getirmeyenleri hiç anlamıyorum. Aydınlanmacıların en az karşıdevrimciler denli akıllı ve bilinçli olmaları gerekir.

KAYNAK: PUSULA 7 (Kasım 2006), s. 12-14

Etiketler:

2 Yorum:

saat: 25 Ağustos 2007 17:46 , Anonymous Adsız dedi ki...

Kavşak ve yeni adımların yönü:
Sina hocanın yazısında, Aydınlanmacı ve Atatürkçü biri için itiraz edecek bir nokta yok. Tüm süreç ve fikirler yerli yerinde. Ancak yazının son cümlesine bir kaç soru sormak istiyorum.Peki bu karşı devrim ve karşı devrimciler neden öne çıkabildiler? Dünyanın hiçbir kültüründe karşıdevrimciler, devrimleri alt edip yeniden, adeta çağı geri çevirircesine öne çıkamazken, Türkiye'de neden ve nasıl bu şekilde bir "başarıyı" yakaladılar? Daha mı "akıllı", daha mı "bilinçliler" yoksa daha mı "üstün ve bilgisel" bir yanları var?
Bence sorunun çözümü bu soruların düzgün yanıtında gizli. Ve daha ilginci Atatürk'ten sonra düşünen insanlar onun devrimlerini bu yönde, bu soruların yanıtı olacak bir yönde irdelemedikleri için... Peki bu yön, dahası hesaplaşılması gereken bu yön ve yönelim neydi?
Devrimlerin en belirgin, ama hiç dile gelmeyen yanı, insan kültürünün, ama yalnızca insan kültürünün saf ve maddesel ürünlerinden en başta geleni olmasıydı. İşte Atatürk'ün devrimleri de Türk kültürünün en saf ve maddi üretim ve başarılarından birisiydi. (Ne yazık ki, genç kuşaklara bu böyle verilmedi). Örneğin bir 1789 Fransız Devrimi de Fransız kültürünün en saf ve maddi ürünlerinden birisiydi, Fransız katolikliği yada protestanlığının değil. Her ne kadar sınıfsal da olsalar Rus (ya da Sovyet) ve Amerikan Devrimleri için de aynı "maddi-kültürel" gerçeklik geçerliydi.
Ama buralarda, bu devrimlerde bir karşı devrim olgusu ortaya çıkmadı. Çünkü maddi olmayanın gerçek olmadığı düşüncesi ve bilincine ulaşılmıştı. Dahası böyle bir kavram varsa bu da zaten insanın üretmesi bir maddi "şey"di. Bu Devrimlerin en büyük başarısı buydu. Ve bugün maddi alandaki yollarına bir biçimde devam ediyorlar. Ama Türkiye'de süreç tersine çevrilmek isteniyor. Ve yine Türkiye'de kendisine karşıdevrimci dediğimiz güçler, en temelinden bir şike, bir takiye, bir yalan zemin üzerinden hareket ediyorlardı.
Maddi olmayan, insan ürünü asla olmayan, ama metafizik, doğa üstü, gerçek dışı ya da tanrısal olduğunun yalanını halkın beynine sokuşturmaya uğraştıkları bir hareketi öne çıkardılar. İşte bu tanrısal, doğa üstü ya da maddi olmayan hareketin, insan ürünü tüm maddi birikimlerin, devrimlerin ve bu arada Atatürk devrimlerinin üzerinde olduğu inanç-düşüncesini halka aşıladılar. Bunun için bir devrimci gibi uğraşmalarına gerek yoktu, dinsel ortam buna hazırdı.
Oysa bu çok büyük bir yalandan ibaretti; doğa ve insan birikimleri yalnızca bu maddi alanda ilerliyordu. Üstelik bu metafizik-doğaüstü alan da insan ürünüydü. Ve ne yazık ki, biz de aydınlar bunu da savunamadılar ve giderek, insan ürünü olan her maddi şey, maddi olmaktan çıkartılıp, tanrısal, metafiğin bir sözde ürünü gibi sunuldu. Aslında en büyük karşı devrim buydu, ama buna kimse itiraz etmedi. Oysa Metafizik-doğa üstü alanda ilerleyen hiç mi hiç bir şey yoktu. Yalnızca "ölüm" ve ölümün "sözde kültürü" vardı.
İşte bizde devrimciler, aydınlar, akademisyenler ve belki tüm okumuşlar, bunula hesaplaşamadılar. Oysa Atatürk Devrimleri bu doğaüstü yok alanıyla da hesaplaşmayı gerektiriyordu: Atatürk en başından bu yolu göstermişti: "Hayatta en hakiki gerçeklik bilimdir, fendir" diye. İşte bu düşünce ileri çıkartılıp, doğaüstünün yalanlarıyla hesaplaşılmadığı için, güya "karşıdevrimci" dediğimiz, doğa üstücüler, din metafizikçileri kazanıyorlar. Halka doğa üstünün kazanması durumunda kendisinin kaybedeceği açaık ve seçik anlatılmalı. Devrim bundan sonra devrim olacak. Sina hocanın dediği gibi, "Aydınlanmacıların en az karşıdevrimciler denli akıllı ve bilinçli olmaları" gerekip gerekmediği bundan sonra anlaşılacak. Acaba Sina hoca bundan sonrasını da, karşı devrimci dinsel metafizik düşüncenin, Atatürk devrimlerinin maddi-kültürel yapısı karşısında bir değeri olmadığını da irdeler mı?
Selamlar ve saygılar. İrfan Unutmaz

 
saat: 26 Ağustos 2007 09:54 , Anonymous Adsız dedi ki...

Not:2003 tarihli bir yazım ile sayın İrfan Unutmaz'a katılabilir miyim?
Keser Döner Sap Döner, Gün Gelir Hesap Döner!


Bu gün yurdumuzda yaşanan kaos, karmaşa ve siyasetteki çatışmanın altında yatan nedenlerden biri de kurtuluş savaşından sonra kurulan yeni düzende egemenliklerini yitirenlerin, yeniden egemenliklerini kazanma mücadelesidir.
Kurtuluş savaşından sonra egemenliklerini yitiren tutucu, muhafazakâr şoven ve kökten dinci diye nitelenebilecekler her türlü yeniliğe gözü kapalı karşıydılar. Bir kenara itildiler. Bu gerekliydi. Öyle olmasa ne yeni bir devlet oluşabilir ne de Cumhuriyet kurulabilirdi.
Peki! niteliklerini yukarıda saydığımız gruplar boş mu durdular?
Öğretilerine, eğitimlerine evlerinde, dergâhlarında, derneklerinde, düşüncelerine uygun, destekledikleri özel ve resmi okullarda, ard arda kapatılan partilerinde devam ettiler.
Cumhuriyet okullarında okutulan tarih onlara göre “resmi tarih” ti. Yani kendilerince madalyonun öteki yüzü asıl gerçekmiş gibi. Yandaşlarını “resmi tarih”e kuşku ile baktırdılar. Ellerinden geldiğince her türlü engellemeyi yaptılar. Amaç gücü ve iktidarı ele geçirmekti.
Genellikle küçük burjuva diye nitelenebilecek köy, kasaba yaşayanı ile varsıl esnafı içinde hayat buldular. Çağın getirdiği her türlü modern araç-gereci kullanmalarına karşın tutuculuğu hiç bırakmadılar. Hatta bu düşüncenin esnaf ve tüccar kesimi yıllarca “bu devlete vergi verilmez” diyerek vatandaşlık görevlerini de yerine getirmediler.
Tüm bunlarda bürokratik diktatörlüğün payını da unutmamak gerekir. İnsanların tümünün yaşamını zorlaştıran, giderek karmaşıklaşan bürokratik işlemler bu kesimin ekmeğine yağ sürdü.
Bunların siyasi liderleri kendi çocuklarını ülke dışında, gelişmiş ülkelerin okullarında okuturken, yandaşlarının çocuklarını, partilerinin arka bahçesi olarak gördükleri gereksiz yere çoğalttıkları bir meslek okuluna yönlendirerek beyin yıkama işlemine orada devam ettiler.
Bu ülkede defalarca askeri yönetim iktidarları devirdi, siyasi partileri, yasal dernekleri kapattı , mal varlıklarına el koydu ama her seferinde de ne tarikatlara ne de bu tarikatların gölgesinde kurulmuş beyin yıkama kurslarına, derneklerine dokunulmadı. Çarpılırız diye mi korktular nedir?
Şimdi güç ellerinde, isterlerse iyi şeyler de yapabilirler. Ancak tüyü bitmemiş yetimin hakkını üç beş arazi vurguncusuna peşkeş çekiyorlar. Yoksul çocuklarını okutacağız diyerek yandaşlarına devlet kesesinden rant sağlamaya çalışıyorlar. Yapmaya çalıştıklarının, bundan önceki iktidarların yaptıklarından pek farklı olduğu söylenemez. ABD ‘nin isteği doğrultusunda Irak’a asker göndermeye çalışıyorlar.
Sam Amca’nın kucağında çocuk muyuz biz?

21 Ağu. 2003 Halil ÇELİKKIRAN

 

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa