Ulusalcılık İlericiliktir
[Prof. Dr. Birgül AYMAN GÜLER]
Ulus, tarihsel ilerlemenin insan topluluğunun biçimi bakımından günümüzde ulaşılmış olan aşamadır. İnsanların etnik milliyetlerde somutlanan “doğanın bir parçası” durumundan “doğanın egemeni” haline gelişlerinin bir göstergesidir. “Doğa”ya bağımlı kana dayalı örgütlenmeden, toprağa ve devlete dayalı siyasal örgütlenmeye ilerlemenin, yani insanın özgürleşmesinin kendisidir. Bu nedenle ulusalcılık, dünya geneli bakımından tarihsel olarak ilericiliktir. Bunun yanı sıra ulusalcılık, soruna sömürge ve bağımlı ülkeler bakımından yaklaşıldığında da ilericiliktir. Etnik topluluklara ve milliyetlere karşı “ulus”tan yana olmak, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı çıkmak anlamına gelir.
İnsan topluluklarının ulus ve ulus-devlet biçimi, kapitalizm döneminde neredeyse en baştan beri ikiye ayrılarak serpilmiş ve genişlemiştir. Batı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere kapitalizm ve onunla doğan insan topluluğu biçimi ulus, bir başka büyük süreçle iç içe gelişti. Bu ülkeler, 1500’lü yıllardan bu yana dünyayı talan eden sömürgeci ülkelerdi. Köleleştirmek için girdikleri her toprak parçasında, karşılarında direnen halklar buldular. Sömürgecilerin kendi içlerinde sağladıkları yüksek birlik güçlerinin nedenlerinden biriydi. Bunlara karşı aileler, soy toplulukları, aşiretler biçiminde direnmek mümkün değildi. İnsan topluluğunun ulusal biçimi, sömürgelerde sömürenin taşımasıyla ya da sömürenin taklidiyle değil; kendini ve anayurdunu savunma savaşı dinamiğinde, anti-sömürgecilik olarak doğdu. İşgal edilenler, askeri valiliklerin emrine sokulanlar, sömürgecilik karşıtı mücadelenin gerekleri ve zorlamasıyla ulusal oluşumu yükselttiler.
Avrupa dışı merkezden bakarsak, kapitalizm ve sömürgeci-ulus önceki yüzyıllarda “Hellenleştirme” adıyla bildiğimiz gibi, insanın insanı köleleştirmesinin yeni bir aşamasından başka bir şey değildir. Ama ulus, aynı zamanda bu dünyada köleleştirmeye direnen insan topluluklarının, sömürgeciye karşı en etkili vazgeçilmez silahı olmuştur. Boyunduruk vurulmak istenen halklar, sömürgeleşmeye doğanın bağlarından toplumsal amaçlar bağına yükselerek kopmuşlardır. Dünyanın beşte dördünde ulus, klan-kabile ayrımcılığını aşarak, köleliğe isyanın ve bağımsızlık mücadelesinin toplumsal biçimi olmuştur.
Günümüzde kendini “çoksolcu” sunan Troçkist, otonomcu, NewYorklu ya da AvroMarksist, kendini solcu sanan eleştirel teorici vb. kanatların değerlendirmeleri gülünçtür. Bunlara göre “ulus kapitalizmin yarattığı bir şeydir; ulusa sahip çıkan kapitalizme sahip çıkmış demektir.” Peki ne yapmalıyız? Soy-boy-aşiret-milliyetlere mi sahip çıkmalıyız? İyi ama, mantık böyle kurulacaksa, o zaman da köleci - feodal toplumlara sahip çıkmış oluruz!
Bazıları, kapitalizmi yıkmak için kapitalizm-öncesi topluluk formlarını desteklemekte sakınca görmüyor. “Ulus”un fırsat tanımadığı ve ona göre ezdiği etnik milliyetlere özgürlük istiyor. Çeşitli boylardan “çoksolcu”, bu durumda “milliyet’çilik” gericiliğine yuvarlandığını kabul etmiyor; çünkü diyor “bunlar ezilen halklardır; varoluş hakları gaspedilmiştir”. “Hak” ilkesi saygıdeğerdir; bunu söyleyen tartışmayı tartışmasız kazanır. Ama iki soruyu aydınlatmak koşuluyla: (1) Hak ve ezme-ezilme durumunu sınıflardan etnik topluluklara taşıyarak saptamak nasıl bir solculuktur? (2) Topluluk hakları politikası küresel emperyalizmin ABD-AB’nin güncel politikasıdır. Bu gerçek, bu tür bir “hak” savunucusunu toplumsal mücadelenin hangi cephesine sürükler?
Küresel emperyalizm, bütünleşik dünya pazarı için ulusal devleti kendi önündeki biricik engel ilan etmiş durumdadır. Sınır’sız bir dünyayı kurmanın bulunabilmiş en etkili yolu ulusal devletlerin “milliyetler devleti” ve bazı yerlerde “bölge devletler”e doğru parçalanmasında bulunmuştur. Küresel emperyalizm, küreselleşme diyerek kozmopolitizmi yükseltiyor. Kozmopolitizm ise ilginçtir, “AB(D) büyük devlet şovenizmi”yle yürüyor. Etnik dillerin ve kültürlerin kültürel-siyasal haklara kavuşması isteği, İngiliz dilinin ve sözde ulusüstü, gerçekte birkaç büyük devlete ait örgütlenmelerin karşı konulması güç yayılmacılığına dikkat vermeyi reddediyor. Büyük devletlerin şovenizmi ve kültür emperyalizmi, ulusal toplumları yok etme saldırısını “milliyetlere hürriyet” politikasıyla yürüterek en büyük desteği milliyet’çilerden alıyor.
Emperyalizmin sunduğu gelecek perspektifi, “ulusal vatandaşlık”a karşı “dünya vatandaşlığı” diye sunulmuştu. Dünya vatandaşlığının küresel tekellerin “şirket vatandaşlığı”ndan başka bir şey olmadığı kısa zamanda ortaya çıktı. Bu “dünya devleti”, yeni vatandaşların yalnızca şirket personeli olanlarına, küresel sermaye çıkarlarıyla değerlerine odaklanmış Amerikan-İngiliz özlü kozmopolit bir avuç insana sınır’sız dünya gösterdi, buna karşılık milyarlarca insan için ise göçmen yasaları ile insan ticaretini sundu.
Günümüzün iki cephesi şöyle belirlenmiş bulunuyor: Etnik milliyet’çilik - kozmopolitizm - AB(D) şovenizmi.
Bu çizginin karşısında ise şu kavramlarla kurulmuş cephe var: Ulusalcılık - enternasyonalizm - antiemperyalizm.
Ulusalcılığın sunduğu gelecek perspektifi, beşeriyetin uluslar dayanışması temelinde eşitlikçi birliğidir. Bu birlik, emperyalizme karşı dünya genelinde dayanışma içinde mücadele verecek ulusların yakınlaşması ve kaynaşmasıyla gerçekleşecektir. Başka türlüsü hayaldir. Çünkü, beşeriyetin birliği, eşitsiz gelişme yasasına mahkûm olan kapitalist temelde hiçbir biçimde gerçekleştirilemez. 21. yüzyılda, sözde küreselleşme gerçekte küresel emperyalizm çağında ulus, sömürgeciliğe karşı mücadele tarihinden beslenen büyük bir direniş kaynağıdır. Günümüzde ABD ve Avrupa Birliği, en çok da Avrupa Konseyi adı verilen örgütü kullanarak, bu direniş kaynağını ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Ulusal birlik mücadelesi, emperyalist yıkıma karşı elimizdeki temel panzehirdir.
KAYNAK: PUSULA 4 (Aralık 2007), s. 1
Etiketler: PUSULA'dan


0 Yorum:
Yorum Gönder
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Ana Sayfa